Sevgili Candide keşke dünya senin sandığın kadar iyi ve güzel bir yer olsa...
Öncelikle “Candide” Fransızca kökenli olup saf, iyi niyetli anlamına gelmektedir. Adından da anlaşıldığı gibi romanda Candide masumiyeti ve saflığı temsil eder.
Voltaire bu eserinde 17. yüzyılda yaşamış Alman filozofu Leibniz’in “ olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz, dünyamızda her şey en iyidir” diyen optimist felsefesini, keskin bir zekayla ince bir alaya alıyor. İnsanlığa ve evrene dair iyimser görüşleri yerle bir ediyor.
Voltaire Candide’i sevdiği kız uğruna şatodan atılmasıyla dünyanın her yerinde gezdiriyor. Candide felsefe hocası Pangloss’la hayali ve gerçek bir dizi ülkeye seyahat ediyor. Bulgaristan, Hollanda, ütopik ülke Eldorado,Fransa, İngiltere ve en sonunda Türkiye...
Kitaptaki felsefe hocası Leibniz’in bir karikatürüdür aslında. Voltaire haklıdır çünkü dünyada Leibniz’in haklı olamayacağı kadar kötülük vardır. İçi iyimserlik ve saflıkla dolu olan Candide’nin ne yazık ki her yerde gördüğü; acı, savaş ve kötülüktür. Gördüğü her şey karşısında optimist Candide hep bir umut içerisindedir.
Kitaptaki akıl dolu, hiçbir şey anlatmayarak çok şey anlatan diyaloglarda şüphesiz hep iyilik ve kötülüğün çatışması vardır.
Candide:
“Peki hangi amaçla yaratıldı bu dünya?”
Marten:
“Bizi kudurtmak için!”
Candide “İyimserlik nedir?” diye sorulduğunda şöyle cevap verir: “ Ne yazık ki! İnsanın kötü bir durumda olduğu bir zamanda her şeyin iyi olduğunu ileri sürmesi deliliğidir.” Buradan aslında Pangloss’un aksine Candide’nin tanık olduğu olaylar sonucunda yavaş yavaş değişmeye başladığını söyleyebiliriz. Kitabın son çeyreğine doğru Candide artık bir şüphecidir ve yaşamdaki sorunlara daha pratik çözümler aramaya başlamıştır.
En sonunda yolu İstanbul’a düşen Candide Türk bir bahçıvanla
Yüz kez canıma kıymak istedim; ancak daha seviyordum yaşamayı. Bu gülünç zayıflık, en uğursuz eğilimlerimizden biridir belki; çünkü, hep yere atmak istediğimiz bir yükü sürgit taşımak istemekten daha aptalca bir şey var mıdır? Varlığından tiksinmek, ama yine de ona bağlı olmak; sonunda, yüreğimizi yiyip tutuncaya değin, bizi kemirip tüketen bir yılanı okşamak?