“Gogol Ölü Canlar’dan sonra edebiyatı bir yana bırakır ve mistiğe yönelir, yeni Rusya’nın gizemli elçisi olur; Tolstoy altmış yaşında sanatı lanetler, hem kendi sanatını hem yabancılarınkini, iyiliğin ve adaletin peşinde Protestan olur; Gorki şöhretinden feragat ederek devrimin vaizi olur. Dostoyevski ise son saatine kadar kalemini bırakmaz ..”
“Bütün sanatlar, yaratmak için itici güç olarak huzursuzluğa ihtiyaç duyar; fakat mükemmele erişmek üzere bir o kadar da onu dengeleyecek, üstün gelecek, iyi düşünülmüş bir dinginliğe ihtiyaç vardır.”
“Onun evreni dünya değil insandır.”
“ Onun dünyası doğa değil ruhlar dünyasıdır, sadece insanlıktır.“.
“ Shakespeare dünyayı bedenin içinde tanır, Dostoyevski ise zihinde.”
“İşte böyle; ensesinde sara korkusu, dudaklarında ölümün bıraktığı buruk tat, peşinde yoksulluk ve yoksunluk, en önemli, en güçlü romanlarını işte böyle yazar. Ölümle delilik arasındayken, dar geçitte bir uyurgezer kadar güvendeyken, yaratıcı büyük bir güçle yükselir ve sürekli öldüm halinden her seferinde dirilen adamda, gücün ve tutkunun en büyüğünü çekip almak üzere hayatı arzuyla kucaklayan şeytani bir kudret gelişir..”