-Sizi hayata bağlayan ne var ki?
-Ah! Binlerce nedenim var.
-Neler olduğunu söyler misiniz? Lütfen.
-Neler mi? Hava, gökyüzü, sevgili dostlarım dilenciler, şakalar dalga geçmeler, Paris’in incelenmesi gereken binlerce güzel mimari yapısı, biri piskopos ve değirmenlerinin eleştirisi olmak üzere tamamlamam gereken üç kalın kitap, ne bileyim? Daha bir sürü şey. Anaksagoras dünyadaki varlık nedeninin güneşi hayranlıkla izlemek olduğunu söylüyordu. Üstelik günlerimi kendim gibi bir dahi ile geçirmek gibi bir mutluluğum var.
“Tanrı’nın Meryem Ana’ya tercih edeceği ve İsa olarak yeryüzüne indiğinde ondan doğmak isteyeceği kadar güzel bir yaratıktı! Siyah gözleri muhteşemdi, güneşin içine sızdığı siyah saçlarının birkaç teli altın iplikler gibi görünüyordu. Dans eden ayakları hızlı dönen bir tekerleğin parmakları gibi gözden kayboluyordu. Başının etrafında, siyah saç örgülerinde, güneşin altında ışıklar saçan ve alnında yıldızlardan birkaç taç oluşturan metal parçaları vardı. Pullarla kaplı mavi elbisesi bir yaz gecesi gibi binlerce kıvılcımlar saçarak pırıldıyordu. Yumuşak ve esmer kolları belinin etrafında bir şal gibi çözülüp yeniden düğümleniyordu. Bedeninin hatları göz kamaştırıcı güzellikteydi. Ah! Güneş ışınlarının altında bile ışık saçan o muhteşem görüntü!… Ne yazık! Genç kız, sendin bu!”