Hayatının bir döneminde, bir anda gerçekleşen bir kırılma sonucu yaşamla olan bağını koparıp, neredeyse görünmez hale gelmiş bir şekilde, tüm yaşam fonksiyonların bitik halde bir yatağın üstüne aylarca gömülürsün.
Sadece sesleri işitir, hareketsiz nesneleri izlersin; ama bunlar izleyerek değil, yalnızca bakarak, dinleyerek değil, yalnızca duyarak gerçekleşir.
Bir çabanın değil, çabasızlığın sonucudur bu tanıklık.
Hiç kımıldamadan, dört köşeli bir alanın içinde sadece varlığını sonlandırmadan yaşarsın.
Bu esnada;
Sehpanın üzerindeki günler önce bitmiş kahvenin, bardağın içindeki kupkuru siyah tortusu
Rafların üzerindeki adları okunamayacak mesafedeki kitaplar.
Pencereden yansıyan belli belirsiz görüntüler.
Ve odanın havasız kokusu ile sessizliği.
Ben bu sessizliğe “sessizliğin sesi” derim.
Bu gibi zamanlarda tanıklık ettiklerim bunlardan öteye pek geçmez.
İşte yazar, bu hâli “yaşarken yok olmak” olarak adlandırmıştı.
Görünmez ama canlı, nefes alan ama hissiz, orada olan ama dahil olmayan bir varoluş biçimi…
Bu kitap o boşlukla baş başa kalmanın ne anlama geldiğini nihayet adlandırmamı sağladı. Bu, bireyin yaşama yabancılaşması ve varoluşsal bunalımıydı.