Çok sevdiğim Nilgün Marmara’nın anısına. Uzun zamandan sonra tekrar Nilgün hissini içimde hatırladım. Gürültülü dünyada sesizliğe yüzünü dönmüş yabancı.
Bu kitabı okurken zihnimde o kadar çok kapı aralandı ki, pek çok satırın altını çizmekten kendimi alamadım. Ancak bu düşünceler darmadağınık kalsın istemedim; her biri farklı bir sancıya dokunan bu
“Kalbim öyle dolu, öyle dolu!.. Bu mutluluğa layık değilim ben. Bunu hissediyorum, duyuyorum! Neden ben, dedi boğuk hıçkırıklarla dolu bir sesle. Ne yaptım ben, söyle bana? Baksana ne kadar insan, ne kadar gözyaşı, ne kadar acı, ne kadar günlük yaşam var bayramsız...”
Bu sözcükler kitabın kalbidir adeta. İnsan sadece acı çekerken mi "Neden ben?" diye sorar? Hayır. Vasya, başına gelen iyi şeyleri hak etmediğine o kadar inanmıştır ki, mutluluk ona bir ödül gibi değil, bir "hırsızlık" gibi gelir. Özgüven eksikliğinin ve "Küçük İnsan" psikolojisinin zirvesidir.
Severim toprağı. Bu sessiz, mütevazi, sakin, deli şeyi, dedi. Hayat bundandır işte. Biz canlı mıyız bunun yanında. Onun için bundan yapıldık, derler.
-Filozofsunuz galiba , papaz efendi?
-Hayır ! Ne papazım ne filozofum. İnsanım. Topraksız, evsiz, barksız, hem de dinsiz.
-Dinsiz mi?
-Bir bakıma elbet dinsizim. Ama sanırım ki Allah varsa bizi yaşamak için yaratmış. Böyle olunca kabul.