Hulása: Bizim ecdat dininden ayrı bir akide arıyan konuşmalarımız Mayıs ve Haziran aylarında ancak iki ay devam etti. Aranmalarımız neticesinde biz yine İslâmiyete sadık kaldık. Fakat biz ona kendi anlayışımıza görе bağlı kalacağız. Bu hususta, Osman da benimle beraberdi. Arasıra oynadığımız iskambili artık hiç oynamıyacağız. Müskiratı da ancak ölçü ile kullanacağız, namazı ancak gönlümüz istediği zaman kılacağız. Ben bu kararlarımdan bundan sonra da ayrılmadım
1910 Mayıs I'de böyle düşünüyordum. Ve o gün beni ziyaret eden talebem Osman ile şimdi ismini unuttuğum diğer talebem bunu bilmeyi çok istediklerini söylediler. Verdiğim cevap şu idi: İnsan, kâinatın hâlikına karşı hayranlığını şu veya bu dinin merasimine uygun bir surette ifa eder, müşkül saatlarda ona sığınır, bunu baba ve annenin öğrettiği merasimle yapmak, dinî mevzular hakkında hür düşünüşe mâni olmamalı. İnsan; dinin, hayatı tanzimde fazla ileri gitmesine, iradesine fazla karışmasına yol vermemeli, kendisini onun pençesine kaptırmamalı; İslâmiyeti de bir maneviyat dini olarak almalı, Kur'an'ın "Eğer dünyadaki denizler yazı mürekkebi olsa, Allah ile bağlı kâinatın esrarını yazmak icap ederse bu denizler tükenir, am- ma kâinatın esrarı tükenmez" dediği haktır. Benim dinle alâkam, deist olan Dr. Draper'inki kadar: Müslümanlığım Kur'an'ın "mahlûk" olduğunu bilen Abbasî halifesi Me'mun'unki ve liberal Mutezilelerinki kadardır.
Din ve İslâmiyet hakkında bu şekilde düşündüğüm hâlde ben kendimi onun geniş müdahalelerinden katî olarak korumayı düşünüyordum. Namaz ve muharremat benim için ağır yük olmuştu. Ben bu sene Mayıs 10'da Kazan'ın "Taş Ayak Yerminkesi" denilen panayırını ziyaret ederken bu yükü üzerimden atıp ondan nihaî şekilde kurtulmayı kararlaştırdım.
Ben felsefe muallimim Davydov'un getirdiği Sosyal Demokrat Partisi neşriyatı meyanında, Allahı ve dini tamamiyle inkâr eden eden müteaddit eserler okudum. Fakat kâinatın muhtelif şekiller alarak şuurlu ve müdebbir bir varlık tarafından vaz edilen tabii kanunlarla idare edilmekte olduğu- nu inkâr edenlerin yazıları hiçbir vakit beni tatmin etmedi. Allah ve din, beşeriyet üzerinde hakim bir gerçektir. Bunu inkâr eden kimse, milletinden tecerrüt ederek kendi başına yaşamak mecburiyetindedir. Hele muasır İslâm memleketlerinde milletine içtimaî ve siyasî sahalarda faydalı olmak isteyen devlet adamları, dine şeklen olsa dahi hürmet etmek, ölünce dinî merasimi ile defnedileceğine milletini kandırmak mecburiyetindedirler. Bu hâlde dinsizliği teşhir ederek amme hizmetinden çekilmek ile, halkın içinde bulunarak ona faydalı olmanın, hangisini tercih etmek lâzım geldiği düşünülmesi icap eden konudur. Ben bir devlet adamı değil, sadece bir öğretmenim, ben kendimi niye sıkarım? O hâlde samimi konuşursam benim dinim nedir?
1908'den beri Tevrat ve İncil'i okurdum. Fakat mütecavize karşı pasif bulunmayı öğrettiği hâlde müntesiplerine, bilhassa benim iyi bildiğim Ruslara bir türlü benimsetemiyen, aleyhtarlarını cezalandırmaktan aciz kalan bu din, beni hiç tatmin etmiyordu. Hele İncil'de (Yohanna VIII, 1-15) kocasına ihanet eden bir zaniyeye karşı o gün yürürlükte olan kanun maddelerini tatbikten çekinmesini, hatta İsa'nın "siz ancak cisme göre hükmediyorsunuz, ben ise kimseye hükmetmem" demiş olduğunu okuyunca, bana bunlar bir riyakârlık eseri, áciz bir camianın felsefesi gibi görünüyordu. Zaten Hristiyanlık, Draper'in dediği gibi, başta Romalıların zulmü altında inliyen bir kısım Yahudilerin yaşattığı bir dindi. İncil, hikâyeler toplamından ibaret olup insanın iç ve dış hayatını tanzim eden mecburi talimatı ihtiva etmiyor. [İslâmiyet] insanın iç ve dış hayatını tanzim etmeyi başlıca gaye edi- nen bir dindir. "Cana can, göze göz, kulağa kulak, dişe diş" prensibi, mücadeleci, savaşçı bir milletin ruhiyatını aksettirmesi ve hayatiyeti itibariyle ruhuma uygun geliyordu. Bununla beraber İslâmiyetin bir enerjik askeri caminanın dini olması tarafı, zamanla ona insanın iradesi, içtihadını daraltıcı şekil vermiş, münakaşalarda taassup üstünlük almıştır. İslâmîyet ile Hristiyanlığı çekiştiren İsveçlı Pfander'ın "Mizán al-Haq" ve Hindistanlı Rah- metullah Dihlevi'nin "İzhar al-Haq" isimleriyle neşrettikleri eserler böyle bir manzara arzeder. Bu gibi mutaassıplardan babamın pirlerinin piri Bahaeddin Nakşbend (öl. 1389) ve Heratlı teolog Ali al-Qari (öl. 1605), ellerine silah geçerse bence Papa Pius II.'den daha fazla şiddet gösterirlerdi.