Göçmen kuş değilim,
Bir karanfilin gövdesinde kırılır kanatlarım.
Göçmen kuş değilim,
Eğilirse başım yaslanacagım kışlardan uzağım.
Çıplak güneş yanıklarımı sunar toprağa,
Tarlalar boyu uzanır başım.
Sisli öpüşlerin tortusu çöker göz kapaklarıma,
Ağırlaşır yasım.
Hayadan yoksun göğüsler arasında el yordamıyla aradığım ıslak terli yeminler, pencere pervazlarında ışığı gözleyen bir tanrının dizlerinde mayalanır. Bulanık yarayı anımsar tenim, kasıklarıma matruşkalar dizerim. Tuzla ovarım sert yüzeylerini, kavrulmuş suretleri köpürür ve ayrışır. Öz bir yanılgıdır, vaad edilen şeffaflık kundaksız kalmış kabuslardır. Soyunur şehvetle yoğurulmuş yüzbinlerce öpücük, kurnaz dilleri çıngıraklı yılanlardan farksızdır, çürük diş etlerinin gövdesini sıyırır ve kızıl şeytanın yandaşlarına seslenirler: Bizi sen var ettin!
Varlık tekerrür eden tarihin yankısıdır. Ayak parmakları kesik bir cellat okşar düşen meleklerin kanatlarını. Köklenmemiş fidanlar için katran katran yozlaşmış kalbini ovalar ve ait olmanın acımtırak notalarını mırıldanır. Kemiğine işlenmiş haritada yolu kıştır, üstünü örten ılık yağ tabakası keskin bir soğukta kör güneşe tapacaktır. Yağlı sütunların gölgesinde besler ihanetin çocuklarını ve dişlenmiş sağ göğsünü gururla sunan bir annenin şefkatine sığınır.