Şöyle afili bir giriş lazım bu kitabın incelemesine. Biraz vurdumduymaz, biraz korkusuz, yasakları çiğneyen bir giriş.
"Kılığı düzgün bir adamın sokakta simit yemesi yasaktır" diyor Yusuf Atılgan. Bütün yasaklar gibi bunun da bir kaçamak yolu yok mu? Var, var elbet. Ama biz alışılmışın dışına çıkmayız. Düzene kafa tutmayız. Başkaları var çünkü. En sessiz en yalnız oldugumuz anlarda bile kafamızda yaşayan başkaları, başkalarının öğretileri yön veriyor bize.
"Kim bilir, iç sıkıntısı olmasa belki insanlar ise gitmeyi unuturlardı. 'İş avutur' derdi babası. O böyle avuntu istemiyordu. Bir örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. Kornasını ötekilerden başka öttüren şoför, çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrarlıyordu. Yaşamanın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı. Çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu. Ne kolaydı onlara uymak!"
Kitap okuyorum. Sayfalar, bu sert kapak, takip ettiğim kelimeler.. Ama sanki kendimi okuyorum. İçimdeki yalnızlığı tarif ediyor Yusuf Atılgan, ince ince işliyor aykırı cümlelerini beynime. Bir farkındalık geliyor, bir umut..
+ Senin aradığın gibi birisi dünyada yok.
- Var! O olmasaydı bende olmazdım.
Var mı? Arıyoruz, koşuyoruz. Aşkın asla yetişemiyeceğimiz o otobüste olduğunu bile bile koşuyoruz. Yıkılıyoruz ama işte umut öyle acımasız, öyle vicdansız. Üstümüz başımız yara bere, kalkıyoruz.
Aradığımız bir insan mı yoksa çocukluğumuzdan kalan bir eksiklik mi? Her gördüğü kadında Zehra Teyzesinin sevgisini arayan aylak adam, aradığı bir kadın mıydı gerçekten?
Travma dolu bir çocukluğun nasıl koskaca hayatı etkilediğini en zarif kelimelerle, en ince dille anlatmış Yusuf Atılgan. Bir bakın arkadaşlar kaçırmayın böyle güzellikleri.