Kaburgalarım bir yaprağın damarlarından farksız, bedenime enjekte edilmiş tüm korkuları içtenlikle kabul ediyorum. Gözlerim patlayacak kadar tuzlandığında ve itici dolgunluğuyla fanusunu bulanıklaştıran kara yüzgeçli bir japon balığının donuk bakışlarına sahip olduğumda, okyanuslar icin adalet dileyeceğim. Doldur yarıklarımı marlet, parmaklarınla oy gerçeğin soğumuş yüzünü dipsizliğime. Sarhoş bir adamın sararmış dişleri ve kokuşmuş gömleğini yasla göğüslerine, özleyeceğin şeylere dair bir liste hazırla, acele etme. Zamanımız asla olmadı, kum tanelerini parmak uçlarında ki taze bir anının izinde bükeceğim. Alarm kurma yarın sabah, işe geç kalmayacaksın. O kedi doğurduğu tüm yavrularını gevşemiş enselerinden dişleyerek aptal bir kırlangıça kurban etti. Çalar saatini ağzına al ve çiğne, azı dişlerin yokken seni daha çok arzuluyorum, biliyorsun. Dilinin ucunu damağının hassaslaşmış yüzeyinde usulca gezdir, kan tadının vücuduna gençliği taşımasına izin ver. Sana kaburga kemiğinden yapılmış bir çantanın ne denli güzel olabileceğini göstereceğim, ürkek bakışlarını çek üzerimden, bu okyanusta bir biz kaldık usulsüzce yaşayan. Suda çürüyen saatleri yokluyorum, kıkırdaktan oluşma bir devin gölgesi dağılıyor yüzeyde. Sanat yaratacağım bu çürümüş düzenin azgın çoçuklarından ve asla varolmamış bir berraklığın hayaliyle yükseleceğim mezarlarımıza. Gömdüğüm sen değilsin marlet, gömdüğüm ben değilim, gömdüğüm bir beden değil, yanılsamalarına aldanma.