Balzac'ın pek bilinmeyen kıyıda köşede kalmış değer görmemiş eseri. Bu kadar geç okuduğum için bir hayli pişmanım. Balzac, felsefi yönünü çok iyi yansıttığı bu eserde hem dinden, hem toplumdan ve hem de kişisel düşüncelerimizden, yaşamdaki o sık koşuşturmacanın sonunda büyük bir hüsranla uyanacağımıza dair izler bulacağınız enfes bir eser. Okumanızı tavsiye ederim.
Bu hayatın başıboş oluşu içinde her zaman bir iki ilke insanın içinde kaldıkça insanlığın ışığı sönmez: Başıboşluğun içinde, yaşamaya değer bir şeyler elbette vardır. Sadece görmen gerekir.
Bazen bir insanın kötü yanı, iyi yanına o kadar açık bir şekilde baskın olur ki, her zaman daha bizi incitmeden önce gözümüze çarpar. Bu ahlaki gariplik, miktarı ne kadar az olsa bil insanı gıybete doğru sürükler. İnsana hoş gelebilen bu eğilim, toplumsal açıdan düşünülürse, başkalarının eksikleriyle alay etmek ve başkalarının kusurları sanki bizde kusur yokmuş gibi anlatıp ruhumuzu tatmin etmek öylesine doğaldır ki, kendimizdeki gülünçlüklerin izin verdiği alaycı boşboğazlıkları bağışlayıp, yalnızca yaşamadığımız veya yaşadığımızı unutmak adına bastırdığımız karalamalara şaşırırız.
Oysa bu incir çekirdeğini bile doldurmayacak anlamsız saçma sapan şeyler, bütün ömrünün, "boşluk içinde uğraşlar" ve "uğraşlar içinde boşluk" tan doğan bileşenleriydi. Donuk, kapanık yüzlü, kendi gölgesine basmayı arzulamış bir yaşam ki, içinde geçecek bendini çiğneyip aşan taşkın duygular birer yıkım, her türlü heyecan yokluğu da mutluluktu.