Halihazırda dünyanın en uzun romanı olan, Proust'un 17 yılda kaleme aldığı "kayıp zamanın izinde" romanının ilk kitabı ile karşınızdayım. Birazcık araştırma yapınca romanın konusu, anlatının dili, yazarı ve dünya edebiyatındaki yeri hakkında sayısız makale ve yazı bulabilirsiniz. Ben şimdi hiç bunlara girmeden bu kitabın bende yarattığı izlenimleri madde olarak sıralamaya çalışacağım...
.
1-) Bu kitap asla tavsiye edilmez, tavsiye üzerinede okunulmaz zira. Bundan önce okuduğun ve çok beğendiğin kitaplarda illaki rastlarsın kayıp zamana ve Proust'a. Bir rastlarsın, iki rastlarsın, sonraki rastlantılarında artık merak edersin adamı, araştırırsın. Önce okumam gerek diye kafanda gezdirirsin, sonra seriyi alıp kütüphanende bekletirsin, biraz bakışır, biraz uzaktan seversin...
.
2-) Yarım bırakılmaya, hatta "yarım" bile fazla oldu, daha başlamadan bırakılmaya çok çok müsait bir roman. Serinin hepsini birden almaya gerek yok, ilk kitabı hatta mümkünse onunda yarısını ve hatta ilk 15-20 sayfasını almak yeterli:)
.
3-) Kitabın kapağını kaldırıp okumaya başlamak yook, kitap senin algının, odağının, zihninin kapağını ne zaman açarsa, asıl okuma o zaman başlıyor...
.
4-) Evet Proust bir dahi. Kelebeğin kanat çırpışlarını, karıncanın ayak seslerini işitecek kadar dahi. Bir çiçeğin kokusunu, bir aşkın acısını somutlaştırıp gözümüze sokacak kadar dahi...
.
5-) Odağımın kaybolduğu, kitaptan koptuğum anlarda, kendimi tümden verebildiğim satırlara geri döndüm. Biliyorum ki zihnimde anlamadan okuyarak oluşturacağım bir boşluk, diğer boşlukları da getirecek. Edebi hazzın doruklarına ulaşmak varken, zorlama bir okumaya dönüşecek bu süreç...
.
6-) Bu romanı yazabilmek için beş duyudan daha fazlası gerekir ölümlü bir insana. Bu adam anasının karnından bir