İnsanlar, farkında olarak ya da olmayarak, birtakım beklentilerle birbirlerine yaklaşıyorlar. Biri diğerinden, diğeri de ondan kendisini yaşatmasını beklerken, ilişki olduğuna inandıkları bu durumun içinde kilitlenip beraberliklerini tüketiyorlar. “Ben-şey” ilişkisindeki sahiplenme isteklerinin yarattığı bağımlılık, beraberlikleri tehtit haline getirebiliyor. Aslında sahiplenilme isteği de sahiplenme isteğinin dolaylı yoldan ifadesidir. Tehtit de ilişki içinde benliğini yitirme olasılığı.
Yetişkin hayatta da bizler benliğimizi ilişkiler içinde algılayabiliriz. Dolayısıyla, yalnızlıktan hoşlanılmamasının temelinde benlik algılamasının kaybetme korkuları bulunur. Herhangi bir anda yaşamakta olduğumuz gerçekliğe, ancak bir ilişki içinde kendimizi anlayarak ulaşabiliriz. Ne var ki, ideallerin, inançların, ideolojilerin tutsağı olup kendimizi içtenlikle ortaya koymaktan sürekli kaçınıyoruz.
Ülke sakin ve huzurluydu, tanıdığım kimsenin evine hırsız girmemişti; cinayet, filmlerin ve romanların konusuydu. Etrafta şikayet kültürü yoktu; ekmek karnesi ve içinde kılçıksı buğday sapları barındıran, şimdilerde sapsızları rağbet gören siyah ekmeklerden hoşlanmaz, ama bunu ve bazı diğer yoksunlukları dert etmezdik.
Karşıdan bir anne ve on yaşlarındaki oğlu geliyordu, konuşarak. Yanımdan geçerlerken çocuğun annesine “Türkiye adaletli bir yer değil,” dediğini duydum. Konuşmanın öncesini ve sonrasını dinleyebilmiş olmayı istedim. Gerçekten o da ülkenin yükünü üzerinde hissediyor muydu? Eğer öyleyse, bu sözü o yaşta eden çocuğu nasıl bir gelecek bekliyor olabilirdi?