“Ey fâni insan, vehim ve hayal içinde yaşıyorsun. Zamanı ölçmek için icat ettiğin aletler, takvimler o kadar gülünçtür ki… Senin çarşamba, perşembe dediğin hafta günleri ne zamandan başlar? Ne vakit nihayet bulacaktır? Heyet-şinâsların, müneccimlerin, muvakkitlerin bunu sana haber verebilirler mi? Böyle bir hesap üzerine biriktirdiğin ayların, senelerin ebediyet çetelesinde bir hakikat ifade edebilirler mi? Durmayıp dönen bu Mevlevi dünyanın yuvarlak sathına yine müteharrik güneşten akseden ziya hangi noktasında bir saniye kalabilir ki sen “Zaman var.” diyorsun? Hayat da, zamanla yürüyen bir şeydir. Hayal içinde hayal… Sen şimdi var mısın? Bir zaman evvel ben de kendimi senin gibi var zannederdim. O, mağrur, mahzuz olduğum varlığımdan yadigâr işte bu kemikler kaldı. Onlar da mahkûm-ı zevâl… Baban ananla birleşti. İki vücudun şeraresinden sen doğdun. İşte sana iki esrar evi… Ana rahmiyle mezar… İçinde halk olduğumuz, çürüdüğümüz iki kovuk… İşte aşkın aktığı iki mecra… İşte Şefika’yı Şefik’e pek tatlı gösteren iki münteha ortasındaki iğfalkârlık.. Ben sendeyim. Sen bendesin. İşte netice bu. Biz daima muzaafız. Bizi ayrı ayrı görenler aldanıyorlar.’’
“Biz, yirminci
asrın çocukları ahfadımızı artık büyükbabalarımızın hurafelerinden
kurtarmalıyız… Bilirsiniz ki insanlar her hakikat ve her hürriyyet-i
fikriyyeyi can vererek kazanmışlardır.”
“… Fakat dünyada böyle olmayan, içine masal karışmayan ne var? En medeni, en müdekkik
milletlerin tarihleri de böyle değil mi? Devlerin kaleler bina ettiklerini, dişi
kurtların insan yavrularını emzirdiklerini ve daha bu kabîlden tarihlerde neler neler okumuyoruz… Her müverrih bu eski efsaneleri
yeni kitabında tekrar etmiyor mu? Hilkat gününden beri süren hep
bu yalanlar niçin? Âdemoğlunun hakikatten ziyade masaldan hoş-landığı için değil mi ?”
Her şey itikada bağlıdır. Kendini hasta zanneden hastalanır.Vehim, fena şeyler doğurur...Halkın hakikatle arası iyi değildir.
Daima gıdasını hurafelerde arar. Fen, ilim düsturlarından lezzet alamamış, harsi terbiye görmemiş, tecrübi muhakemeyce alışmamış
dimağlar için cinleri, perileri, ruhlar, cadılan kaldırsak pek yavanlaşan hayatın şiiriyeti kalmaz. Mesela dünyadan sonra bir ahiret olması, cehennem korkusuyla beraber yine mutekitler için ne büyük bir tesellidir. Halk yalın kat hayattan hoşlanmaz. Daima ölümün, karanlığın ötesinde bir şeyler olmalı.Üzerinde yaşadığımız bu hayat
sahnesinin etrafi da esrarla sarılmış bulunmalı. Her şeyi bize ayan eden gündüz vuzuhu makbul değildir.Gördüğümüz bu alemin içinde görmediğimiz bir diğeri bulunduğu vehmiyle oyalanmalıyız..
Ruhla vücut gibi her şeyi muzaaf olmalı.. Gayrimaddiyette hiçbir
vücut tasavvur olunamadığı için evvelden ruhların cismani farz ederlermiş. Voltaire nükteli bir tenkitle der ki: "Gayetle müphem bu
mefruz cismaniyete bir derece tayini kabil olamamasına mebni
ruhlar git gide her nevi maddiyetten büsbütün tecrit edildi..