Bir arkadaşın sana hayat tavsiyesi verirken bunu çok mantıklı bulup daha sonra düşününce uygulamanın çokta mümkün olmadığını görürsünüz ya...
İşte bu kitap tam olarak budur.
Normal şartlarda daha çok batı tarihi, antik Türkler ve son dönem Osmanlı tarihi ile ilgiliyimdir. Fakat bir şeyden emindim. Arapların Türklere bakış açısı hiçbir zaman iyi olmamıştır. Buna bir çok örnek verebilirim: Emeviler Dönemi yapılan katliamlar, Osmanlı dönemi Türklerin koruması altında yaşamalarına rağmen ikinci sınıf gibi tutumlar, son dönem ihanetleri... Örnekler uzadıkça uzar. Bu kitap ise benim için Arapların Selçuklular döneminde de aynı şekilde Türklere baktığını gösteren bir delil sadece.
Her ne kadar bir tarihi bir roman statüsünde olsa da kitap hakkındaki yorumların bu konuları desteklemesi ve ayrıca eserin Kronik Tarih gibi tarih konusunda çok ciddi bir yayım evinden çıkması dönemin bakış acısının bu olduğunu konusunda şüpheye yer bırakmamaktadır.
Kitap Selçukluların Melikşah döneminde Abbasi Halifesi yönetimindeki Bağdat'ta Türklere nasıl bakıldığını, nasıl adaletsizliklere uğradığını çok güzel anlatmaktadır. Aynı zamanda Selçukluların bölgeye geldiğindeki tutumlarla bölgeden gittikten sonraki tutumlarını da değinilmiş. Örnek vermek gerekirse kitapta geçen alıntı '' Bağdat'ın fitnesi ne zaman bitmiş ki? '' bu durumun sürekli yaşandığını göstermektedir.
Çok spoiler vermek istemediğim için kitaptan üstün körü bahsetmek istiyorum. Kitap Abbasiler ve Selçuklular arası gergin ilişkilerin sadece birinden bahsetmektedir. Bağdat valisinin halife ziyareti esnasında Berzem ( bir kalenin adı ) yoldaşlarından birinin derdest halde görmesiyle başlamaktadır. Daha sonra ki olaylar zincirinde bu tema altında sürekli gerilen ilişkilerden ve nasıl yumuşatıldığından bahseder. Üslup olarak gayet akıcı olmakla birlikte olay örgüsü bazen geçişli olsa da yormamaktadır. Kitap sizi kesinlikle içine çekmektedir.
Kitapta bir nokta vardır ki gerçekten bence can alıcıdır.
*spoiler içerir*
Şimdi hayal edin. Kapalı bir kasabada doğuyorsunuz ve çocukluğunuz gerçek olmayacak bir dedikodular ile geçiyor. Büyüyorsunuz ve bir oyun olduğunu düşündüğünüz şeye katılıyorsunuz. Kazanırsanız bu kapalı kasabadan kurtulacak ve rahat bir hayatınız olacak. Ama kazanamıyorsunuz ve büyüyorsunuz. Bir iş sahibi oluyorsunuz. Bir tarlada hasat yapıyorsunuz. Geçmişte duyduğunuz dedikoduların sadece dedikodu olmadığını öğreniyorsunuz. Bir kadınla tanışıyorsunuz ve işten kalan zamanınızın büyük bir kısmını ona ayırıyorsunuz. Çok geçmeden parmağınızda bir yüzük ve kucağınızda kendi oğlunuz var. Oğlunuzun bezden kurtulmasıyla içten içe endişeniz artıyor. 16 yaşına girdiğinde ise kendilerine Hasat Locası diyen adamlar oğlunuzun hayatta kalıp kalmayacağı belli olmayan bu oyunu oynaması gerektiğini yoksa kasabanın büyük tehlikede olduğunu söylüyor. Kabul etmezse karşı durursa ise büyük bir baskı altında kalıyor.
İşte böyle bir kitap Kara Hasat korku ögelerinin ana faktör olmadığı genel hikayenin korku hatta gerilim olduğu güzel bir eser. Zaman zaman Ekim Çocuğunun gözünden zaman zaman ise Pete, Rick gibi karakterlerin gözünden aynı olayı izliyoruz. Kitabın hemen başında bize Mitch in kasabadan kurtulma arzusunu ve Ekim Çocuğunun ana görevine odaklanma sürecini çok güzel aktardığını düşünüyorum. İlerleyen bölümlerde tabi olayın farklı bir boyutunun olduğunu öğreniyoruz. Bu da Ekim Çocuğunun hayatta kalma mücadelesini haklı olduğunu ortaya çıkarıyor.
Kitapta sevmediğim üç yön var. Bunlardan ilki yazarın bazı bölümlerde biz okuyucuyla iletişime geçmesi. Bu hikayenin içerisine girdiğimiz zaman bize bunun gerçek olmadığını bunun sadece bir hikaye olduğunu hatırlatıyor. Oysaki ben korku ve bilim-kurgu bir şeyler okurken bunun bana hatırlatılmasındansa bunun gerçek
#Spoiler İçerir#
Hiç düşündünüz mü Lenin ile konuşmak nasıl olurdu? Lenin yanında çalışan insanlara nasıl davranırdı? Yanında çalışan insanlar kimlerdi? Madam Lenin nasıl bir insandı?
İşte bu kitap bize bunun gibi soruların cevabını veriyor. 20.yy en büyük olaylarından biri olan 1917 devriminin kahramanlarını ideolojiden uzak bir şekilde bize tanıtıyor. Yazar Louise bu süreçte Moskova da bulunmuş ve bize izlenimlerini aktarmış. Aktardığı kişilikler arasında Lenin, Troçki gibi popüler isimler olduğu gibi Rakovski, Stučka gibi daha arka planda kalmış isimler de var. Kadın hareketleriyle ön plana çıkmış Madan Kollontay dan tutunda bizden biri olan Enver Paşa ya kadar...
Kitabın en sevdiğim yanı ideolojik bir amaç taşımaması. Sadece Amerikalı bir yazarın gözünden tanıştığı insanlara dair izlenimlerini görüyoruz. Ben okurken çok keyif aldım ve okumanızı tavsiye ederim.
Öncelikle bu yazar ile nasıl tanıştığımı paylaşmak isterim. Bir gün Büyük Ada da Bizans döneminden kalan kiliseleri incelemek istedim. Çok keyifli bir günün ardından limanda ki kitapçıda bir mor kitap dikkatimi çekti. Bu kitap Metamorfoz Günlükleri idi. Kitap beni öyle dünyalara götürdü ki hiç bitmesini istememiştim. Zaten bir dahaki ziyaretimde de tüm kitaplarını satın aldım.
Bu kitaba dönecek olursak Bizans in farklı farklı dönemlerine kahramanlarımız ile birlikte gidiyoruz . En sevdiğim özelliği bu kahramanların dönemler ve olaylar hakkında yorum yapması oldu. Farklı dönemlere gidip gelmemize rağmen olay örgüsü hiç karmaşık değil aksine okumayı daha da bir rahatlatıyor.
Kitap hakkında sevmediğim tek şey diyaloglar biraz bana acemice geldi. Yaratılan karakterlerin bu tarz cümlelerden ziyade daha anlamlı cümleler kurmasını beklerdim.
Kitabın sevdiğim bir diğer yanı mitolojik karakterlere başvurması. Mahşerin atlarından birine İsis biniyor mesela.
Genel hatlarıyla bu kitabı ve yazarın diğer kitaplarını beğendim. Elinize geçerse eğer okumanızı tavsiye ederim.