Kimse kimseyi anlamıyor, herkes telaş içinde koşturuyordu. Herkes gerçeği kendisinin bildiğini düşünüyor, karşısındakilerin bunu anlamıyor olmasından acı çekiyor, göğsünü yumrukluyor, ağlıyor, kıvranıyor, ellerini ovuşturuyordu. Kimi yargılayacaklarını, nasıl yargılayacaklarını bilmiyorlar; neyin iyi, neyin kötü olduğunda anlaşamıyorlardı. Kim suçlanacak, kim aklanacak, kimsenin bildiği yoktu. İnsanlar anlamsız bir hinç ve öfkeyle birbirlerini öldürüyorlardı.
Stefan Zweig’in ölümünden hemen önce tamamladığı metinlerden birisi olan “Satranç” yazarın içinde yaşadığı psikolojik bunalımı tam olarak gözler önüne seren kısacık fakat derin anlamları içeren bir öykü.
Kitabı okurken mutlak bir hiçliğin içerisine yerleştirilmiş insanların bugünün insanlarıyla benzer olaylar yaşaması da kitabın etkisinin ne kadar önemli olduğunun göstergesi. Zweig’in tüm yaşam deneyimleri ve psikolojik birikimiyle ortaya çıkardığı bu eseri okumakta geç kaldığımı düşünenlerdenim.
Eğer Modern klasiklere ilginiz yoksa veya iyi bir başlangıç yapmak istiyorsanız sizin için satranç kitabı biçilmiş kaftan.
Hepimizin en az bir kere okuduğu muhteşem eser simyacı. Lise yıllarında okuğum bu kitabı tekrar okumak, tesadüfen karşılaştığım eski bir dostu kucaklamak gibi geldi bana...
Motivasyon artırıcı kitaplar okumayı seviyorum çünkü simyacı bana yüreğimin sesini dinlemeyi öğretti. İnsanın içinde iyilik de vardır kötülük de, sen hangisini beslersen o yeşerir ve Santiago içinde hep iyilik besledi, sonunda da kendi kişisel menkıbesini buldu. Kısaca kitap bize diyor ki hayallerimizden vazgeçmeyelim, yolumuzun üzerindeki simgelere dikkat edelim.