Uzun süredir makine ritminde yaşamaya çalışmıştım - pilim bitinceye kadar gece gündüz devam etmiştim. Şimdiyse güneşin ritmine göre yaşıyordum. Hava kararırken yavaş yavaş gevşeyip dinlenmeye geçiyor, güneş doğunca doğal bir şekilde uyanıyordum.
O an hepimizin iki muazzam kuvvet arasında seçim yapma şansı olduğunu hissettim - ya parçalanma, ya akış. Parçalanma sizi küçültüyor, yüzeyselleştiriyor, asabileştiriyor. Akış ise büyütüyor, derinleştiriyor, sakinleştiriyor. Parçalanma bizi büzüyor. Akış ise genişletiyor. Kendime şu soruyu sordum: Yavan ödüller için dans ederek dikkat becerisini körelten bir Skinner güvercini mi olmak istiyorsun, yoksa Mihaly'nin sahiden önem taşıyan bir şey buldukları için konsantre olabilen ressamları gibi mi?
Mihaly de savaşın vurduğu bir şehirde oyuncak askerleriyle incelikli muharebeler planlayan bir çocuk olduğu zamanları,
sonra da on üç yaşında mülteci kampının etrafındaki tepe ve dağları keşfe çıktığı zamanları düşünürken bulmuş kendini.
Yazma edimi şiirin gerekçesini oluşturuyor. Tırmanış da aynı: bir akış olduğunuzun farkına varmak. Akışın amacı akışı devam ettirmek; bir doruk veya ütopya aramak değil akışın içinde kalmak. Yukarı çıkmak değil devamlı akış halinde olmak; akışa devam etmek için yukarı çıkıyorsunuz.
Kaya tırmanışı yapan biri ona daha sonra şunları söylemiş: "Kaya tırmanışının albenisi tırmanışta yatıyor, bir kayanın tepesine ulaşıp seviniyorsunuz ama aslında tırmanış hiç bitmesin istiyorsunuz.
Tırmanışın gerekçesi tırmanış, şiirin gerekçesinin yazmak olması gibi tıpkı. Olsa olsa kendi içinizdeki bir şeyleri fethediyorsunuz.