Bazı kitaplar vardır; insanı ikna etmeye çalışmaz, daha çok rahatsız eder. Okurda huzur değil, bir tür düşünsel huzursuzluk bırakır. Cehenneme Övgü de bana böyle bir kitap gibi geldi. Çünkü bu kitap dünyayı düzeltmeye çalışan bir metin değil; aksine dünyanın zaten ne kadar kırık olduğunu gösteren bir ayna.
Gündüz Vassaf burada alıştığımız ahlaki konforu yavaşça söküyor. İnsanlık, ilerleme, medeniyet gibi büyük kelimelerin altını kazıyor. Ve insan o kazı derinleştikçe rahatsız edici bir şey fark ediyor: belki de uygarlık dediğimiz şey, sadece daha düzenli bir kaostur.
Bu yüzden kitabın adı ilk başta provokatif görünür: Cehenneme Övgü. Ama bu övgü aslında kötülüğe yapılmış bir övgü değildir. Daha çok, insanın kendi yarattığı düzenin karanlık tarafını görmeye cesaret etmesine yapılan bir övgüdür.
Okurken aklıma sık sık şu düşünce geldi: İnsanlık tarihinin büyük kısmı aslında kendi kurduğu sistemlerin içinde sıkışıp kalmış bir bilinç gibi. Devletler, kurumlar, ideolojiler… İnsan bunları yaratıyor ama sonra onların içinde yaşamaya mahkûm oluyor. Sanki kendi yaptığı labirentin içinde dolaşan bir varlık gibi.
Bu noktada kitap bana varoluşçu düşünceyi hatırlattı. İnsan dünyaya hazır bir anlamla gelmez. Anlamı kendisi kurar. Ama kurduğu anlamların çoğu zaman onu özgürleştirmediği, aksine sınırladığı gerçeği de vardır.
Cehenneme Övgü bu yüzden karamsar bir metin gibi görünse de aslında radikal bir dürüstlük içerir. Çünkü insanın yarattığı düzenin içindeki çelişkileri kabul etmek, belki de sahte iyimserlikten daha etik bir tutumdur.
Kitap boyunca hissettiğim şey şuydu: İnsan çoğu zaman kötülüğü bilinçli olarak seçmez. Ama kurduğu sistemler, zamanla insanın niyetlerinden bağımsız bir şekilde işlemeye başlar. Ve o noktada birey ile yapı arasında tuhaf bir kopukluk