Hayatımın En Mutlu Anı
Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum. Bilseydim, bu mutluluğu koruyabilir, her şey de bambaşka gelişebilir miydi? Evet, bunun hayatımın en mutlu âni olduğunu anlayabilseydim, asla kaçırmazdım o mutluluğu. Derin bir huzurla her yerimi saran o harika altın an belki birkaç saniye sürmüştü, ama mutluluk bana saatlerce, yıllarca gibi gelmişti.
Yaşamlarını ofiste klavye tıkırdatarak geçireno dalgn, so yutlanmış insanları düşünüyorum. Dedikleri gibi "bagitlar", peki ama neye? Saniyede bir değişen enformasyona, imaj, sayı, tablo, grafik seline bağlilar. İşten sonraysa doğru metroya veya otobüse giderler, yani hep hıza bağlıdırlar; bu sefer bakışlar telefon ekranına mihlanır, parmaklar hafifçe de olsa hâlâ hareket halindedir, mesajlar, görüntüler akmaya devam eder. Ve daha günü görmeden akşam olur. Sira televizyondadır, alın size bir ekran daha. Peki bu insanlar hiç toz kaldırmadan, birbirleriyle temas etmeden hangi boyutta, hepsi birbirinin aynı hangi mekânda, yağmurmuş güneşmiş hiçbir şeyin fark etmediği hangi zaman diliminde yaşıyorlar? Yollar ve patikalarla bağı kopmuş bu hayatlar, insanlık durumunu unutturuyor onlara, sanki zamanla değişen hava erozyon yaratmazmış gibi.
İnsanlar hiç durmayan bu dönme dolapta birbirlerini arar,
görmezden gelir, tartar ve kendilerini bir şeylere benzetmek için (iyi ya da kötü fark etmez, bir şeylere benzemek şarttı) uğraşırdı. Bunca farklılığın ardında, şiirde de söylendiği gibi, "benzer birbirine hepsi". Bir kez daha söyleyecek olursak, mübalağalı iltifatlar havada uçuşurken, alttan alta birbirini küçümsüyor, birbiriyle dalga geçiyordu hepsi./