Hiçbir yerde anlaşılamıyordum.
Cümlelerim hep duvarlara çarpıyor, geri dönüyordu.
Bir noktadan sonra anlatmaktan vazgeçtim; çünkü ne söylesem yankısı hep bende kalıyordu.
Yorgundum — öyle bir yorgunluk ki, nefes almak bile bir alışkanlık gibi, içi boş bir ritüel haline gelmişti.
Gidip gitmemek arasında kaldım uzun süre.
Buralardan kaçmak istedim ama gittiğim her yerde içimdeki ses peşimden geldi.
Her şey anlamsızdı; insanların gülüşleri, kahveleri, planları,
ve o saçma mutluluk halleri — hepsi bana bir tiyatro gibi görünüyordu.
Arkadaşlarım vardı, evet. Ama hiçbiri “beni” görmüyordu.
Yalnızca yüzümdeki ifadeyi, dudaklarımdan dökülen cümleleri görüyorlardı.
İçimdeki karanlığa bakmaya cesaret eden olmamıştı.
Belki de ben istememiştim; bilmiyorum.
Bazı şeyleri anlatmak insanı çıplak bırakıyor — bense hep üzerimde bir zırh taşırdım.
Ben tuhaf bir insandım.
Bir anda her şeyi bırakabilirdim,
ama gerçekten istediğim şeylerden kopamazdım.
Sevdiğim her şey aynı zamanda beni yakan şeylerdi.
İstediğim şeyleri yapmazdım bazen, çünkü arzularımdan bile korkardım.
İnsanın kendine düşman olması ne garip bir şeydir.
Bir gün her şeyi yapabileceğimi sanırdım,
ertesi gün pencereden atlamak isterdim.
Bu kadar keskin bir uçurumun kenarında yaşamak yorucuydu.
Kendimden nefret ederdim, herkesten nefret ederdim,
ama o nefretin içinde bir tutku vardı.
Belki de beni ben yapan buydu — öfkem, kırgınlığım,
hiçbir yere sığamayan ruhum.
Bazen sebepsizce ağlardım, bazen gülmekten nefesim kesilirdi.
Kime kızdığımı bilmiyordum, kimi suçladığımı da.
Sadece suçluyordum. Masamı, odamı, gökyüzünü bile…
Bir işaret arıyordum sürekli; bir rüya, bir tesadüf, bir uyarı.