Sömürgeci şiddet, bu köleleştirilmiş insanlara sadece söz geçirmeyi amaçlamakla kalmaz, onları insanlıktan çıkarmaya da çalışır. Onların geleneklerini yok etmek, dilleri yerine kendi dilimizi benimsetmek ve karşılığında kendi kültürümüzü bile vermeden onların kültürünü yerle bir etmek için elden gelen her şey yapılacaktır; yorgunluktan serseme döneceklerdir. Açlıktan kadidi çıkmış ve hasta bir haldeyken hâlâ karşı koyacak güçleri kalmışsa eğer, gerisini korku halleder: Silahlar köylüye çevrilir, siviller gelip onun toprağına yerleşir ve kırbaç korkusuyla bu toprağı onlar için işlemeye zorlanır. Köylü direnirse askerler ateş açar, artık ölü biridir o; boyun eğer ve kendini küçültürse bu kez de artık insan olmaktan çıkar. Utanç ve korku karakterini parçalar, kişiliğini dağıtır.
Egemen kültürün uyguladığı baskının; toplulukları, politikayı ve kültürü,ama aynı zamanda psişik varlığı da etkileyen baskının sonuçları aydınlatılmadıkça ırkçılığa karşı savaşmak boşunadır.
Kederin bile bayatladığı ve acısını dindiren duygusal yoğunluğu yitirdiği o yavaş, farklılaşmış hayat peşinden geldiğinde; günler birbiri ardına sıkıcı, beklentisiz bir aynılık ile geçtiğinde; işte o vakit ümitsizlik hissedilir; işte o vakit ruhun müspet açlığı hissedilip, kefaretimizin tabiatına dayanıklılık katan, varoluşumuzun keşfedilmemiş bir sırrı gözümüzü ve kulağımızı zorlamaya başlar.
İçimizde hiç kimse bilmiyor; ne kadar vakti kaldığını
Hasat zamanı geçti, yaz artık bitmek üzere
Ve bir kurtuluş bulamadık.
Güvercinler gibi bağrışıyoruz adalet için
Ama kimse duymuyor bizi.
Ve karanlıkta, ışığı bekliyoruz.
Ey sen, sevginin gücüyle taşan nehir
Bize doğru gel
Bize doğru gel.