Bu kitapta, Martin Eden'ın gözünden insanların sefilliğini, iki yüzlülüğünü, bilinçsizliğini, umarsızlığını ve aslında bir hiç olduğunu o kadar iyi gördüm ki; kitabın kapağını açtığımda artık bende bir Martin Eden oldum.
Martin eden'i, ilk başta oldukça ürkek birisi olarak tanıdım. Girdiği farklı ortamda oldukça çekingen, bu arada oldukça da iyi bir gözlemci.
Martin ilk sayfalarda düşündüğüm gibi çekingen birisi çıkmıyor, hatta oldukça da cesur ve azimli. Hikayesi Ruth'a tutulmasıyla başlıyor resmen. Ruth üst sınıf bir ailede iken, Martin alt sınıftan ve eğitimsiz. İlk görüşte tutulan Martin, sırf Ruth'a daha yakın olabilmek için konuşmasından kıyafetine kadar her şeyini değiştiriyor. Yeniden sınavlara hazırlanıyor ve bu arada yazarlığa merak sarıyor. Bu ilgisi öyle güçlü ki, gitgide artıyor ve içinde muazzam bir sevgiye dönüşüyor. Sonradan farkediliyor ki bu büyük ilgi Ruth'a değil, kendi bulunduğu sınıftan üstün görünen burjuvaziye.
Baş karakterimizin, düşüncelerinin ve öğrenme sevgisinin de sonu yok. Nasıl Ruth'a tutulduysa fiziğe, biyolojiye, felsefeye ve edebiyata da böyle tutuluyor. Dünyasını yeni yeni keşfetmeye başlıyor, keşfederken de bir çocuk kadar heyecanlı ve meraklı. Sürekli bir uğraş bir çaba içerisinde, sanki bilinçaltında olmayacağını bildiği halde, çabalıyor. Ruth ile arasında ki sınıf farkını, eğitimini ve genel kültürünü geliştirerek yok edeceğini inanmaya çalıyor, ancak sınıf farkını insanların yarattığı ve bu farkı yok saymayacaklarını da içten içe biliyor. Ama o, acı gerçeklerin yüzüne çarpmasını bekliyor adeta.
Sonunda o kendinden üstün gördüğü topluma katıldığında, o toplumun bir parçası olarak kabul gördüğünde; bulduğu vasatlık onu şaşırtıyor, amaçsızlaştırıyor ve çıkmaza sürüklüyor.