Açıkçası okuduğum en farklı kitaplardan biriydi. Camus okumayı çok istiyordum ve en çok duyduğum da Yabancı'ydı. Bana çok farklı bir bakış açısı sunan çok özgün, kendine has bir havası olan kitaptı. Çok ağır betimlemeler olmamasına rağmen, özellikle çevre ve hava tasvirleri o kadar iyi yapılmıştı ki bazen baş karakter gibi benim de ışıktan başım ağrıyormuş gibi hissediyordum.
Absürdizm bana çok zıt bir görüş olmasına rağmen okumak keyifliydi. Ben bana farklı olan görüşleri de deneyimlemeyi seven biriyim. Üstelik çok da ilgi çekici ve alışılmışın dışında olan bu görüş kitapta o kadar güzel işlenmişti ki bazen oturup sorguladım. Absürdizm; dünyanın, bizim ona yüklediğimiz anlamlardan daha basit, hatta daha doğrusu hiçbir anlamının ve amacının olmaması ve buna rağmen insanın yaşama dair bir şeyler aramaya devam etmesini savunan felsefi bir akım.
Bence bunu kitapta en net kitabın son otuz sayfasında görüyoruz. İlk bölümlerde baş karakter Meursault'un fazlasıyla nesnel, umursamaz, gamsız, kaba tabirle duygusuz ve kendimce bencil gördüğüm ama ustalıkla yazılan hallerini okuyoruz. Meursault, hayatın ve hayatın içindeki her şeyin hiçbir şeye değmeyecek, pek de mühim şeyler olmadığını savunsa da kitabın son sayfalarında buna rağmen, (ilk başta tuhaf ve çelişkili bir görüş olduğunu düşünmüştüm) ölümün de en az hayatta olmak kadar anlamsız olduğunu düşünüyor. Ben okurken ilk başta madem hayat ve hayatın içindekiler bu kadar manasız, yaşamanın ne anlamı var diye düşünmüş, karakterin bir ara ölmeyi bu kadar istememesini çelişkili bulmuştum. Ancak aslında ölümü arzulamak da ya da daha doğru tabirle ölümün kendisi de yaşamın kendisi kadar manasız ve gülünç. Bunu Meursault'un mahkemede onu cinayet dolayısıyla inceleyen insanları, bir tramvaya yeni binmiş birini gülünç bulup izleyen