Çok ince, çok güzel. Biliyorum bunlar günlük sıfatlar, umarsızca dağıttığımız cümlelerimizde. Ama bazen güzellik tam da bu basitlikten doğar. Dilimize pelesenk olmuş kelimelerin anlamlarını yeniden hatırlatacak kadar güçlüdür bazı paragraflar. Acı, sevgi, özlem...
Yazarın çok naif ama aynı anda sakar bir çocuk gibi hissettiren şahsına münhasır bir üslubu var. Her cümlesi bana çalışmaktan nasır tutmuş elleriyle en sevdiği güllerini okşayan bir bahçıvanı anımsattı. Ve sonbahar geldiğinde, son gülün son yaprağı da düştüğünde yüzünde oluşan çaresiz tebessüme bakar buldum kendimi.
Hakkında çok şey yazabilirim ama ne yazsam eksik kalır gibi geliyor. Çünkü -itiraf ediyorum- ben yas nedir hiç bilmedim. Ölüm. Biliyorum sonsuza kadar kaçamam hayatın bu mutlak kazığından. Bir gün mutlaka bulacak beni veya bir sevdiğimi oynadığımız saklambaç oyununda. Sobe diyecek ve sonra nereye bilmiyorum. Çünkü sevmek kaybetmeyi göze almaktır biraz da. Sevdiğimiz için incinmeyiz aslında, incineceğimizi bile bile severiz.