Ruberuvareste

Hadi yazalım 02.15
Gökyüzüne bakıyorum… Benim yıldızıma. Hani şu, aslında bir gezegen olduğunu yüzüme vura vura anlatan adam… Şimdi nerelerdesin? Hangi kadınların istemedikleri halde rüyalarına hoyratça giriyorsun acaba? Onları hangi gerçeğe sürüklüyorsun? O kadınlar ki geceleri uyumazlar. Gözlerinin altında belirgin halkalarla uyanır; kimi işe, kimi yarım kalmış ev işlerine dalar. Kimi hiç istemedikleri çocuklara analık yapar, kimi hiç istemedikleri patronların yanında şehvet tanrıçası gibi dolanır. Senin gökten gezegen diye söktüğün kadınlar, yüreklerinde ağır hasarla, bilmedikleri yıldızlara tutunurlar. Dudaklarının kıyısına gelen gülüşü, senin korkulu, irkiltici sesinle dünyaya açarlar. Sana kızmaktan çok kendilerine kızarlar: “Ben de biliyordum böyle olacağını” derler içlerinden. Yine de bir dahaki sefere başka bir surette geldiğinde, seni tanımayacak kadar inanmak isterler. Belki bu yüzden rüyaları da sabahları da yarım kalır hep. Sana seslenmek isterler ama dilsizdirler; seni duymak isterler ama sağırdırlar; seni görmek isterler ama kördürler. Korkutma yolda olanı. Korkutma inanmış olanı. Ama sen, giyotinin ipini kesen cellat gibisin. Sen de onlar kadar kör olmasan da, onlar kadar sağırsın. Dilin lal değil… Doğruyu söylemek için gelmiş kadar keskinsin. Ama belki de biz, doğruları unutmak istemişizdir göğsünde.
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Gökyüzüne baktı, yıldızlara dalıp gitti. Onların birbirleriyle olan iletişimini o kadar sevdi ki, birden, cehaletin verdiği garip bir saflıkla sordu: — Öyle ya, mademki öteki yıldızlar da birer dünya, belki ben bizim dünyaya onların birinden düşmüşümdür. Böyle pırıl pırıl yıldızların insanı olmak, ona birdenbire fevkalade hoş göründü. — Belki de Fosforlu ismini bana onun için takmışlardır, diye içinde tuhaf bir sevinç hissetti.
03.38 hadi yazalım 3
Yolumdan geçen herkese yolu tarif etmiş, ama o yolda kaybolmuş gibi yola düşüyordum. Yol uzuyor, ayaklarım yoruluyor, nefesim azalıyor, ruhum daralıyordu. Tam o anda, eve gitmem gerektiğini hatırlıyor, ilk aradan dönüyordum. Yol içimde büyüyordu. Kapısını çalabileceğim bir evim vardı. Çöp konteynerlerinin yanında bir kâğıt toplayıcısı… Her zamanki gibi, onları görmeden yanlarından geçecek, o ıssız hayatlarında bir kez de ben yok sayacaktım. Hani düzen bu gemide böyleydi ya, umursamayacaktım. Ama yine de, onlardan durumum iyi diye şükredecektim. Yaklaştım. Bir kâğıt arabasının sepetinde iki yavru, alnında feneriyle benim yaşlarımda bir kadın… “İyi akşamlar.” dedi. “Kolay gelsin.” dedim. Sepetin içine baktığımı fark edince, “Yoruldu yavrucaklar.” dedi. Sessizce başımı salladım. O da çöplerine döndü. Sahi, bu hayatın en çok neresine bakarım ben? En çok neresinden yaralanırım? Bir kadın olmak, bir anne olmak… Sorular zihnime hücum ederken, içimden geçenleri anlamak ya da anlatmak istemeden, yorgun bedenimi yatağa bırakıp derin bir uyku çekmek istiyordum. Annelik üzerine uydurulmuş tonlarca söz, kadın olmakla ilgili milyonlarca ses zihnimin dar koridorlarında yankılanıyordu. Acaba o kağıt toplayıcısı kadın bu rollerden hangisini isteyerek seçmişti.Veya hangisine maruz bırakılmıştı. İçimden feryat eder gibi insan olmak istediğimi söyledim.Ne kadın,ne anne,ne öğretmen,ne evlat hangi role koysam oradan taşar bir tarafım. Yüklerinden arınmış, beklentilerin zincirlerinden kurtulmuş, kimsenin rol biçmediği bir insan. Belki o zaman, hayatın en çok neresine baktığımı da bulurum; en çok neresinden yaralandığımı da. Şimdilik tek bildiğim, her sabah yeniden yola çıkmam gerektiği…Çünkü yol benden önce büyürdü.
03.21 Hadi yazalım bölüm 2
Havva bulunur mu? Bulunur. Yol biter mi? Bitmez… Hava’nın sınavını veremeden, başka yaralar açılacaktı Adem’in gönlünde. Bu yaraların hepsi miras kalacaktı şu zavallı insanlığın omuzlarına. Düşüncelerin getirdiği yorgunlukla, ilk gördüğü kaldırım taşının üzerine oturmuş, yarım paket kalmış sigarasından dudağının kıyısına ince uzun sigarasını koymuştu. Uzaktan, karanlıkta yanıp sönen bir ateş böceğinden farksızdı. Kaldırım taşından düşen bir taşla yerde şekiller çiziyordu: iç içe geçmiş sarmallar, yarım bir kız silüeti. Telefonuna yarım bir göz attı, gelmeyen bildirimlere kızarak cebine attı ve öfkesinden durdurak bilmeden yürüyeceğini söyledi. Evden bayağı uzaklaşmıştı. Önünden geçen genç çocuklar artık onu rahatsız etmeyecek yaşa gelmişti. Birçok genç için abla olmuştu, birçokları için ise teyze… Rahatsız değildi bu durumdan; yaşının getirdiği konforu sürüyordu. Otuzdan sonra gelen, artık korunmak zorunda olmadığını hissettiği bir duygu vardı içinde. Gökyüzüne başını çevirdi: Ah şu yıldız! Halk arasında “yıldız” yoksa, benim seçtiğim bir şeyin kendiliğinden parlama gibi bir özelliği olabilir mi? İlk üniversiteyi kazandığım yıllarda, falanca flörtümle bakmıştım, “Şu yıldızı görüyor musun? Hani parlak olan? Al işte, o benim yıldızım,” demiştim. Manasız gözlerle şöyle süzülüp, “Kızım, kafan mı güzel? O yıldız değil, o Venüs,” diyivermişti. Kalakalmıştım. Yıldız seçmeyi bile becerememiştim şu hayatta. “Öyle de denmez ya be delikanlı, bak kaç yaşındayım, hâlâ hop diye kimseye bunu böyle demiyorum.” Ne gerek var? Gökyüzünden yüreğime düştü Venüs. Olsun, varsın ben de yıldız sevememiş olayım. Varsın ben de bir gezegeni kucaklamış olayım. Beni realist bir şekilde bilgilendiren falanca flört, “Mutlusundur umarım, Venüs Dünya’dan çıplak gözle bakıldığında görülen en parlak