Yolumdan geçen herkese yolu tarif etmiş, ama o yolda kaybolmuş gibi yola düşüyordum. Yol uzuyor, ayaklarım yoruluyor, nefesim azalıyor, ruhum daralıyordu. Tam o anda, eve gitmem gerektiğini hatırlıyor, ilk aradan dönüyordum. Yol içimde büyüyordu. Kapısını çalabileceğim bir evim vardı.
Çöp konteynerlerinin yanında bir kâğıt toplayıcısı… Her zamanki gibi, onları görmeden yanlarından geçecek, o ıssız hayatlarında bir kez de ben yok sayacaktım. Hani düzen bu gemide böyleydi ya, umursamayacaktım. Ama yine de, onlardan durumum iyi diye şükredecektim.
Yaklaştım. Bir kâğıt arabasının sepetinde iki yavru, alnında feneriyle benim yaşlarımda bir kadın…
“İyi akşamlar.” dedi.
“Kolay gelsin.” dedim.
Sepetin içine baktığımı fark edince, “Yoruldu yavrucaklar.” dedi. Sessizce başımı salladım. O da çöplerine döndü.
Sahi, bu hayatın en çok neresine bakarım ben? En çok neresinden yaralanırım? Bir kadın olmak, bir anne olmak… Sorular zihnime hücum ederken, içimden geçenleri anlamak ya da anlatmak istemeden, yorgun bedenimi yatağa bırakıp derin bir uyku çekmek istiyordum. Annelik üzerine uydurulmuş tonlarca söz, kadın olmakla ilgili milyonlarca ses zihnimin dar koridorlarında yankılanıyordu.
Acaba o kağıt toplayıcısı kadın bu rollerden hangisini isteyerek seçmişti.Veya hangisine maruz bırakılmıştı.
İçimden feryat eder gibi insan olmak istediğimi söyledim.Ne kadın,ne anne,ne öğretmen,ne evlat hangi role koysam oradan taşar bir tarafım. Yüklerinden arınmış, beklentilerin zincirlerinden kurtulmuş, kimsenin rol biçmediği bir insan. Belki o zaman, hayatın en çok neresine baktığımı da bulurum; en çok neresinden yaralandığımı da.
Şimdilik tek bildiğim, her sabah yeniden yola çıkmam gerektiği…Çünkü yol benden önce büyürdü.