Dünyada her varlığın işi, yok olmak sırasını beklemek değil midir? Bazı şeylerin ölümü ne uzun sürüyor!
Ve ölüsü ne kadar asırlar gözler önünde duruyor! Baalbek, Teb harabeleri, insan mumyaları, müzelerdeki hayvan fosilleri, sosyal olarak yok olma korkusunu asırlarla çeken milletler gibi...
Allah'ın bu harap evi yine kimsesiz değildi. Etrafını ölüler sarmıştı. Bu ayakta duran, eğilmiş, yıkık, yazılı, çiçekli, Küfeki taşlarının altında toprak olmuş cesetlerin çürümez ruhları etrafı dinliyor, gelen gideni görüyor gibiydiler. Sanki hayat orada maneviyatla maddiyata ayrılarak iki kat oluyor. Bir kısmı meydanda kalıyor, diğeri öte âlemin sırlarına karışıyor. İnsan bir mezar gördüğü vakit iki hayat düşünüyor. Ne kadar serbest fikirli olsa ölümün bilinmezi önünde irkiliyor. Bu ikiliği düşünmekten kendini alamıyor. İki hayat ki biri içinde bulunduğumuz an, diğeri her nefeste varlığımızı yakalayan bir esrar kuyusu... Fakat bu mezarlar gelenin geçenin nazarı önünde o kadar eskimiştiler ki onlara bir "Fatiha" sunmaya herkes üşeniyordu.
İnsan harabe ve mezar görmekten niçin hüzün duyar? Mağdur yapıların geleceklerini gördüğü için değil mi! Ömrün sonu, âlemin nasibi bundan başka bir şey mi? Hep harap olmak için yaşamıyor muyuz?