Her halükârda, bir öbür dünya ve orada hükmü geçen bir Tanrı varsa, savunmamı şöyle yapmak niyetindeyim:
Efendim, bana bahşettiğin araçlarla elimden geleni yaptım. Bana kuşkucu düşünmek için bir beyin verdin ve ben de bunu öyle kullandım. Bana akıl yürütme yetisini verdin ve ben de bunu senin varlığını da kapsamak üzere her türlü sava uyguladım. Bana bir ahlak duyusu verdin ve ben de yapmayı seçtiğim kötü şeyler için vicdan azabı çektim, iyi şeyler için ise kıvanç duydum. Başkalarına, onların bana davranacağı biçimde davranmaya çalıştım ve çok sıkça bu idealin epey gerisinde kalmış olsam da, gücümün yettiği kadar senin temel ilkeni uygulamaya çalıştım. Ölümsüz ve sonsuz manevi özünün doğası gerçekte ne olursa olsun, ölümlü ve sonlu bir cismani varlık olarak, bütün çabalarıma karşın onu bir türlü kavrayamıyorum. Bu bakımdan bana dilediğini yapabilirsin.
Ahlak ilkeleri sadece Tanrı tarafından yaratıldıklarına inandığımız için değer taşırsa, bir Tanrı olmayınca değerleri ne olur? Örneğin, insan etkileşimlerinde doğruyu söyleme ve dürüstlük ilkesi güvenin temelidir ve insan ilişkileri açısından kesinlikle zorunludur; dünyamız dışında böyle ilkeleri doğrulayacak bir kaynak olsun ya da olmasın, bu durum geçerlidir. Cinayetin yanlış bir şey olduğunu söylemek için Tanrı’ya gerçekten ihtiyacımız var mı? Bir sözü yerine getirmemek insanlar arasındaki güveni sarstığı için mi, yoksa evrenin yaratıcısı ahlaka aykırı olduğunu söylediği için mi ahlaka aykırıdır? Sonuçta, inanç yolculuğum boyunca edindiğim ilkelerden çoğunun -siyasal, ekonomik ve sosyal tutumlarım da dâhil- tanrıcı ve muhafazakâr dostlarım ve meslektaşlarım tarafından da paylaşıldığı ortaya çıkar; bu bakımdan geleneksel liberal ya da muhafazakâr etiketlerinin ikisine de uymam.
Tanrı doğal seyirle ve kendi dışında ortaya çıkan ahlak ilkelerini sağlam (“kutlu”) oldukları için mi benimser, yoksa bu ahlak ilkeleri ancak Tanrı’nın sağlam olduklarını söylemesi halinde mi sağlam olur?