Merhaba arkadaşlar. Hazirandan beri inceleme yazmadığımı fark ettim ki bunun birçok nedeni vardı. Fakat konu dışına çıkmamak adına nedenlerini atlayıp hemen kitap hakkında konuşmak istiyorum. Orhan Pamuk’un “ Benim Adım Kırmızı” kitabını yıllar önce okumaya çalışıp yarıda bırakmıştım. Yıllar sonra yengemden aldığım “Kırmızı Saçlı Kadın” kitabını okuyup yazarı okumam gerektiğini düşünmeye başladım. Akabinde de “Kafamda Bir Tuhaflık” kitabıyla yazarı gerçekten sevmeye başladım. Fakat bir arkadaşım bana “Asıl okuman gereken Orhan Pamuk kitapları onlar değil,” demişti. Ben de bunun üzerine ona ait başka kitapları da aldım. Onlardan bir tanesi de Masumiyet Müzesi’ydi. Masumiyet Müzesi kitabı hakkında hiçbir yorumu okumadan, içeriği hakkında hiç fikir sahibi değilken kitabı okumaya başladım, okurken de içinde kayboldum. Fazlasıyla hüzünlendim ama çoğunlukla yazarın zekasına ve diline hayran kaldım. Bugün itibariyle “ İyi ki de okumuşum,” dediğim kitaplar listesine bu kitabı da ekledim.
Orhan pamuk kitabını bizlere sunmak için yaklaşık 10 yıl boyunca hazırlık yapmış. Bu hazırlık kitabı yazmak değil sadece; kitap sonunda kurduğu müzeyi bizlere hazırlamaktır da ayrıca. Yıllarca dünya üzerindeki birçok müzeyi gezip bu müzelerden etkilenip birçok eşya biriktirip kendi müzesini oluşturmak istemiş. Bu müzesine bir hikaye oluşturmak için de Kemal ve Füsun’u yaratmış. Kitap eşyaların ve aşkın kitabı; daha doğrusu yarım kalmış aşkların…
“Aşk nedir?”
“Neymiş?”
“Aşk, Füsun karayolları, kaldırımlar, evler, bahçeler ve odalarda gezinirken ve çay bahçelerinde, lokantalarda ve akşam yemeği sofrasında otururken, ona bakan Kemal’in duyduğu bağlılık duygusuna verilen addır.”
“Hımmm… güzel cevap,” dedi Füsun. “Beni görmediğin zaman aşk olmuyor mu?”
“O zaman fena takıntı, bir hastalık