Öyle bir Allah ki, vücub-u vücud ve vahdetine, şu kitab-ı kebir denilen âlem, bütün yazıları ve fasıllarıyla, sahifeleriyle, satırlarıyla, cümleleriyle, harfleriyle şehadet ettiği gibi; şu insan-ı kebir denilen kâinat da, bütün a'zâsıyla, cevarihiyle, hüceyratıyla, zerratıyla, evsafıyla, ahvaliyle delalet eder. Yani bu kâinat, ihtiva ettiği bütün enva'ıyla
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
ve o âlemlerin erkânıyla
لَا خَالِقَ اِلَّا هُوَ
ve o erkânın a'zâsıyla
لَا صَانِعَ اِلَّا هُوَ
ve o a'zânın eczasıyla
لَا مُدَبِّرَ اِلَّا هُوَ
ve o eczanın cüz'iyatıyla
لَا مُرَبِّىَ اِلَّا هُوَ
ve o cüz'iyatın hüceyratıyla
لَا مُتَصَرِّفَ اِلَّا هُوَ
ve o hüceyratın zerratıyla
لَا خَالِقَ اِلَّا هُوَ
ve o zerratın tarlası olan esîriyle
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُو
söyleyerek; bütün enva'ıyla, erkânıyla, a'zâsıyla, eczasıyla, hüceyratıyla, zerratıyla, esîriyle (ellibeş lisan ile) vücub-u vücud ve vahdetine şehadet ve delalet eder.