Köyümüzün çakıllı yokuşunu çıkan bir araba sesi duyar duymaz koşarak çıkardım dede evinin bahçesine. Ahşap bahçe kapımızın önünde duran arabadan; kırmızı, sarı, siyah hasırlarla örülü geniş çantasını sebze meyveyle doldurmuş, derin mavi gözleriyle gülen bir kadın inerdi. Çocuk masumiyetiyle attığım sevinç çığlıklarını sarardım o kadının pamuk tenine. Aynı şevkle eve koşardım hızlıca: “Anne, halamlar geldi!” nidasının heyecanıyla kısa süreli bir çocuk mutluluğu dolardı ortalık…
Birkaç gün sonra ilk günkü sevinç çığlıklarının yerini ayrılık gözyaşları alırdı. Ki bir seferinde o çakıllı yokuşu bitirene kadar peşinden ağlayarak koştuğumu, beni de götürmeleri için feryat ettiğimi bilirim…
Bazen bana kıyamayıp götürmek isterdi yanında. Annemin izin vermesi için bildiğim tüm duâları âminleyip içimden yalvarırdım. Duâlarım kabul olup, akşam evine varınca halamla birlikte uyuyacağız diye sevinirdim. Gece olduğunda annemi azıcık özleyecek olsam:”Haydi uyuyalım yavrum. Sabah olacak, ben kızımı çarşıya, pazara götüreceğim.” derdi. Sarılırdım sıkı sıkı, uyumasam bile…
Sonra pazara giderdik. Oradan elime muhakkak bir şeyler alıp tutuştururdu ya da benim için kıyafet seçerdi. En güzeli olsun diye ısrarcı bir pazarlık yapardı. Beğenip beğenmediğimi de mutlaka sorardı….
Büyüdüm, evlendim, çocuğum oldu. Evine ne zaman gitsem ikram etmek için sürekli bir şeyler çıkarır, önümüz boş kalmasın diye fırsat kollardı.
Bir bayram sabahı bu eşsiz hatıraları sadece fotoğraflarınla yâd edeceğimi nereden bilebilirdim halacığım…
Kimin evine gitsen dolu dolu götürdüğün o emektâr ellerini öpemeden, bir bayramlık daha sevinç yaşayamadan gidiverdin gözyaşlarımızla….