“Yıktık perdeyi eyledik vîran
Varayım sahibine haber vereyim heman” diye bitirirken Hacivât, yüzyıllar sonra ramazanın böylesine boynu bükük gideceğini hissetmiş midir sizce?
Bir ramazanı daha bayramıyla kucaklaştıracakken bu visâlin eski coşkusunu taşımadığını bir kez daha anlıyorsunuz bu kitapla. Kelâm-ı kadimle müjdelendiğimiz bu mübarek gecede, geride bıraktığımız her ramazan ayının çehresini biraz daha hüzne boğuyoruz sanki. Pekiyi, neden ramazanın sevinci eskidi?
Hurma dalları yakılarak aydınlatılan mescitler, hicretin dokuzuncu yılında Müslüman olmak isteyen bir Yemenli Hristiyan’ın Peygamber Efendimiz’e (sav) hediye ettiği kandillerle ilk kez bambaşka bir ışıkla doldu. Sultan 1. Ahmet’in fikriyle ise ramazan aylarını bu kandilleri kullanarak aydınlatma geleneğine başlamış olduk. Mahyâlar özenle asılır, Kadir Gecesi minareler bembeyaz kaftanlarla giydirilir, semaya yönelecek avuçlara rehber olunurdu. Sultanlar o gece çoğunlukla Ayasofya’ya gider, Kadir alayı düzenlenerek gökyüzüne fişekler salınırdı. Sarayda “huzur dersi” adı altında bir meclis kurulur, Kuran-ı Kerim tefsiri ve sohbetler yapılırdı. Devlet ricâli tüm çalışanlara iftar verir hatta davetsiz ve kimsesiz yoksullar için ayrıca sofralar hazırlanırdı. Ramazan ayının ilk günü devlet daireleri tatil edilir, diğer günler de tüm memurlar gelmeyerek nöbetleşe çalışırlardı. Teravih namazları büyük bir şevkle kılınır, son dört rekatı muhakkak Itrî’nin hediyesi olan Âcemaşiran makamıyla edâ edilirdi. Diş kiraları aksatılmaz, zimem defterleri zenginlerin hatırından hiç çıkmazdı. Karagöz ve Hacivat, meddahlar, orta oyunları, hokkabazlar, kuklalar sokaklardan eksik olmayıp Ramazan davulcularının şen mânileri sahuru dört gözle beklerken uykuya dalmış çocukları uykudan anında koparırdı. Bayram günü bayram alayıyla