Bugün düşünme günüymüş. Bu sabaha uyandığımda okuduğum haberler gerçekten düşünmenin bir zorunluluk olduğunu bir kez daha hatırlattı. Alınan uluslararası ödüller, yapılan uluslararası konuşmalar, sanatçılar, sanatçımsılar, yazarlar…
Ülkemde icra edilen sanattan anladığım, sadece aykırı ve marjinal olmak. Ülke toprakları içinde yaşanan sevinçlere, kederlere, heyecanlara sadece politik bir soluk üflemek. Anadolu irfanını cahil ve ilkel, Batı öğretilerini aydın ve medeni göstermek. Batı’nın aydın ve medeniliğinin bugünkü mayalanışı hamurun taşma sınırını geçmemeli! Hamur, teknesini aşıp zirveleşmeye başladığında el kuvvetiyle bastırılmalı. O el kuvveti, bugün kullanacağımız dil gücüne de muhtaç…
Bu el kuvvetinin bir parçası; terörizm, sahtekârlık ve mazlum kanının aynı tekneye malzeme olmamasına yönelmeli mesela!
Bu el kuvvetinin bir parçası; telefondan, kâğıttan ülkemize uzanan dile yönelmeli.
Bu el kuvvetinin bir parçası; savaş mazlumu çocuklara bir türlü ulaşmayan, sapkınlık ve vahşilik dolu bir adaya can bağışlayan UNICEF’e ülkesini aciz gösteren konuşmalara yönelmeli!
Bu el kuvvetinin bir parçası; sırf bir sanatçımsıyı aklamak için kadına şiddeti, cinayeti ve terörü aklayan şahıslara yönelmeli!
Evet, ne yazık ki bu yönelimleri ihtiyaç hâline getiren kişiler bu ülkenin meşhur ettikleri, bu ülkenin “sanatçı” olarak, benim “sanatçımsı” olarak gördüklerimdir…
Bknz: Emin Alper, İlker Çatak, Merve Dizdar, Hadise, Nur Sürer, Orhan Pamuk…