Öncelikle Bu kitap bende güçlü bir empati duygusu uyandırdı. Yaratık üzerinden insanın nasıl “canavarlaşabildiğini” anlatırken bunun aslında doğuştan gelen bir kötülük olmadığını dışlanmışlık, ilgi ve sevgi yoksunluğu gibi duygusal eksikliklerden beslendiğini fark ettirdi.
Bastırılan duyguların zamanla öfkeye dönüşmesi ve bu öfkenin kontrolsüz patlamalardan sonra soğukkanlı bir katile dönüşmesi, bence kitabın merkezindeki en etkileyici düşüncelerden biriydi.
Ayrıca yaratığa karşı empati duymam, onun yaptıklarını haklı bulduğum anlamına tabi ki gelmedi. Masum insanların zarar görmesi, hangi gerekçeyle olursa olsun kabul edilebilir bir şey değil. Ki zaten kitap, tam da bu noktada okuru rahatsız eden bir ikilem sunuyor: Anlamak ile hak vermek arasındaki ince çizgi..
Kitapta canavarlık, yalnızca yapılan eylemler üzerinden değil; insanın iç dünyasında yaşadığı çatışmalar üzerinden de ele alınıyor. Vicdan, pişmanlık ve iç sorgulamalar, karakterlerin tamamen duygusuz ya da tek yönlü olmadığını gösteriyor. Yani korkudan çok psikolojik bir derinlik sunuyor.
Bilim insanının tarafından baktığım da ise bilgiye ve keşfe karşı duyulan yoğun bir açlık ön plana çıkıyor. Bir şeyler ortaya koyma arzusu duyuyor ve bu da sınırlarını zorlamasına ve kendini tamamen bu amaca adamasını sağlıyor. Ancak bu süreçte ortaya çıkan şeye karşı sorumluluk almıyor ve sonuçların ne kadar yıkıcı olabileceğini de görüyoruz.
Frankenstein korku türünde anılsa da, bana yoğun bir gerilim ya da ürperti hissi yaşatmadı. Daha çok karakterlerin ruh hâllerini, bastırılmış duygularını ve içsel çatışmalarını analiz ettiğim bir okuma deneyimi sundu. Bazı bölümlerde anlatımın gereğinden fazla uzadığı hissine kapıldım ama genel olarak dili yalın, akışı zorlamayan ve betimlemelere boğulmayan bir anlatıma