Frankenstein, yalnızca bir korku romanı değil; insanın bilgiyle kurduğu tehlikeli ilişkiyi, yalnızlığı, dışlanmayı ve ahlaki sorumluluğu sorgulayan modern bir tragedya olarak okunabilir. İnsanın “yaratma” arzusunun psikolojik ve toplumsal sonuçlarını anlatır.
Romanın merkezinde Victor Frankenstein vardır. Victor, bilimsel hırsı nedeniyle doğanın sınırlarını aşmaya çalışır ve ölü beden parçalarından bir canlı yaratır. Ancak ortaya çıkan varlık beklediği gibi “mükemmel” değildir. Çirkin görünüşü nedeniyle hem Victor tarafından reddedilir hem de toplum tarafından dışlanır. Romanın asıl trajedisi de burada başlar: Shelley, canavarın doğuştan kötü olmadığını, toplumun onu kötüleştirdiğini gösterir.
Eserde dikkat çeken en güçlü unsur, “canavar” kavramının ters yüz edilmesidir. Fiziksel olarak korkutucu olan yaratık, duygusal olarak çoğu insandan daha hassastır. Sevgi görmek, kabul edilmek ve anlaşılmak ister. Ancak sürekli aşağılanması ve yalnız bırakılması onu öfkeye sürükler. Bu yönüyle roman, insanın psikolojik yıkımında toplumsal dışlanmanın etkisini güçlü biçimde işler. Shelley burada şu soruyu sordurur: Gerçek canavar kimdir? Yaratılan mı, yoksa onu sorumsuzca yaratan mı?
Mary Shelley’nin bu romanı yazdığı dönem düşünüldüğünde eser daha da etkileyici hâle gelir. Sanayi Devrimi’nin hızlandığı, bilimin insan hayatını dönüştürmeye başladığı bir çağda Shelley, ilerlemenin etik sonuçlarını sorgulamıştır. Bu nedenle roman bugün bile yapay zekâ, genetik mühendisliği ve biyoteknoloji tartışmalarıyla ilişkilendirilmektedir. İnsanlığın “yapabilir olmak” ile “yapması gerekmek” arasındaki farkı unutmasının sonuçlarını erken bir şekilde göstermiştir.
Sonuç olarak Frankenstein, korku unsurunun ötesinde felsefi, psikolojik ve toplumsal katmanları olan güçlü bir romandır. İnsan