Tarık Tufan'ı ilk okuyuşum ve yine bir yazara geç kalmışlığıma üzülüyorum.
Şu an bu satırlarımı gözümün yaşı kurumadan yazıyorum. O kadar farklı ve güzel bir hikayeydi ki. Nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum.
Yazar o kadar inandırdı ki bize kahramanın ölecek oluşunu, başka bir şey düşünemedim.
Ve bir aşkın, sevginin geç kalmışlığını ağır bir şekilde yaşadım.
Mustafa Kutlu ve içimizde bıraktığı o ince hüzün...
Kitabın kahramanı Nur'un Allah'ı arayışı çok güzel bir dil ile işlenmiş. Kendisi Müslüman ama iki gün namaz kılan üçüncü gün bırakan birisi. Böyle olmak istemiyor Nur, beni namaz ile terbiye et Rabbim diyor ve terbiye olmak için bir arayış içine giriyor. Şehir şehir dolaşıyor, içini yangın yerine çeviren sorularına cevap verecek bir zat arıyor. Nur'un isteği taklidî imândan gerçek olan imâna geçmek. Yanıtlarını ararken Sinan ile tanışıyor, Mimar Sinan. Seviyorlar birbirlerini ama içlerinde imkânsıza dönüşüyor bu aşk çünkü Nur'un Allah'a olan aşkından başka aşklara gözü kapalı. Ve en sonunda buluyor aşkını, yanıtlarını, kavuşuyor Nur nuruna...
Ve yine Mustafa Kutlu'ya olan hayranlığım bir kat daha artıyor.
Mustafa Kutlu'ya olan hayranlığım bir kat daha arttı. Yazarın naifliği karşısında yine eridim diyebilirim.
Son cümlesine uzun uzun baktım ve kitabı şimdi elimden bıraktım. Etkisinden çıkamıyorum çıkmak da istemiyorum bu kıymetli eserin. İsmi gibi beyhude bir ömür, hiçe gitmiş gibi gözüken bir ömür. Eskilerin kadir kıymet bilişini, güzelliğini anlatan ve yenileştikçe kötüleşen bu hayatın/yaşamın hüzünlü bir hikayesi. Böyle bitmemeliydi dedim, kıymet bilenler böyle kıymetsiz yitip gitmemeliydi dedim ama kıymet bilenlerin kıymeti ne zaman bilinmiş ki...
Dumlupınar Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünün en kıymetli hocasının ve hocamızın kaleminden sayfalara dökülmüş, nadide eseri. Kütahya ilimizi her açıdan anlatan güzel bir eser.