Ah canım Oblomov… Kitap 600 küsür sayfa olmasına rağmen hiç sıkılmadım okurken…Bu kitap üzerine söylenecek o kadar çok şey var ki aslında ama sanırım sadece dile gelenleri söyleyebileceğim…
Okurken hem çok kızdığım hem de çok iyi anladığım bir karakter. Tembelliği ve umutsuzluğunu ara ara kendime benzettim. Hepimiz bazen öyle hissederiz ya …Bazen de o kadar da değil be Oblomov kalk biraz çabala dedim okurken. Armut piş ağzıma düş diyordu hep Oblomov ama öyle de olmazdı ki… Kendi hayatına olan umutsuzluğunu anladım da aşk konusunda biraz çabalar sanmıştım ama yine yanılttı beni Oblomov. Olga’yı deliler gibi sevmesine rağmen onun için de çabalamayarak uzaktan izlemekle yetindi hep. En son onunla yaşayacağı hayatı en yakın arkadaşı yaşadı. Çünkü hayat da böyle değil mi gerçekten çabalayan ve isteyen kazanır her zaman. Uzaktan izlemek ve umutsuzlukla nereye kadar gidebilirdi Oblomov… Hangi kadın tembel, kendi için çabalamayan,sevgisini göstermeyen, en ufak bir sorunda kendisini bırakıp giden bir erkeği ister ki ? Sanırım bunun cevabını hepimiz biliyoruz… Hiçbir kadın ( aşkından ölse bile) böyle bir erkeğe tahammül edemez. Olga da belki aşık olmadı ama yanında mutlu olduğu, huzur bulduğu, sevgisini hissettiği Ştoltz’u seçti.
Oblomov o kadar naif bir karakter ki eski sevdiği kadınla evlenen dostunu bile sevgiyle kucakladı. Çünkü sevdiği kadının mutlu olması onu da mutlu etmişti. Oblomov’un tek kusuru tembellik ve umutsuzluktu … Diğer adıyla Oblomov’un tek kusuru “ Oblomovluk’tu”….
“ Neredesin? Neye dönüştün? Hatırlasana! Kendini gerçekten böyle bir hayata mı hazırlamıştın geçmişte? Bir köstebek gibi deliğinde uyumak mı istediğin? “