-"Otur Stirkoff."
-"Sağolun, efendim."
-"Ayaklarını uzatabilirsin."
-"Çok lütufkarsınız, efendim."
-"Stirkoff, anladığım kadarı ile adalet ve eşitlik gibi konuları irdeleyen yazılar yazıyorsun; coşku ve kurtuluş hakkı üzerine de. doğru mu bu, Stirkoff?"
-"Evet, efendim."
-"Dünyada geniş anlamda adalet sağlanabilir mi sence?"
-"Hiç sanmam, efendim."
-"Öyleyse bu boktan yazıları neden yazıyorsun? Kendini kötü mü hissediyorsun?"
-"Son zamanlarda pek iyi değilim, efendim. Delirdiğimi düşünüyorum."
-"Fazlaca mı içiyorsun, Stirkoff?"
-"Elbette, efendim."
-"Çükünle oynar mısın?"
-"Sürekli, efendim."
-"Nasıl?"
-"Anlayamadım, efendim?"
-"Yani nasıl bir yöntem uygularsın?"
-"Dört-beş çiğ yumurta ile yarım kilo kıymayı dar ağızlı bir vazoya döküyorum. Müzik olarak da Vaughn Williams ya da Darius Milhaud yeğlerim."
-"Cam mı?"
-"Hayır."
-"Yahu vazoyu soruyorum, cam mı?"
-"Değil, efendim."
-"Hiç evlendin mi?"
-"Birkaç kez."
-"Evliliklerinde ters giden neydi, Stirkoff?"
-"Her şey, efendim."
-"Hayatının en iyi sevişmesini anlat."
-"Dört-beş çiğ yumurta ile yarım kilo kıymayı…"
-"Tamam, tamam!"
-"Öyledir, efendim."
Tanrı’ya inanıyor musunuz? Yanlış soru. Tanrı bize inanıyor mu? Bir zamanlar Grunwalski adında bir arkadaşım vardı. Birlikte Sibirya’ya sürgün edilmiştik. Sibirya’ya mahkum olarak gittiğinizde trende hayvanlarla birlikte yolculuk yaparsınız. Buzlu bozkırlarda günlerce kimseyi görmeden yolculuk yaparsınız. Isınmak için diğerlerine yanaşırsın. Sorun ise rahatlamaktı: tuvalet, bunu trende yapamazsın. Tren su almak için durduğunda bunu yapabilirsin. Ama Grunwalski utangaçtı. Hatta beraber banyo yaptığımızda bile yüzü asılırdı. Şaka yapardım ben de. Neyse, tren durdu herkes sıçmak için raylara atladı. Grunwalski benden o kadar rahatsız oluyordu ki, uzaklaşıp yapmayı tercih etti. Tren hareket etmeye başladı, herkes vagona atladı çünkü, tren kimseyi beklemez. Grunwalski’nin ise sorunu vardı. Çalının arkasında hâlâ sıçıyordu. Elleriyle pantolonunu tutar şekilde çalının arkasından çıktığını gördüm. Treni yakalamaya çalışıyordu. Elimi ona uzatıyordum ama ne zaman bana yetişse pantolonu elinden düşer tekrar onu tutmaya çalışırdı. Pantolonu tekrar tutar tekrar koşmaya başlardı ama pantolonu düştükçe geride kaldı.
Said sorar: Sonra ne oldu ?
Yaşlı adam devam eder: Hiçbir şey. Grunwalski donarak öldü.
Asıl soru Said’den gelir: Bunu bize neden anlattı ?
La Haine
"eğer bir adamın hayatında duyduğu haz ve keder yekunları hesap edilecek olursa görülecektir ki hiç kimse kimseden daha fazla ne mesut ne de bedbahttır. hepimiz kahkahalarımızı gözyaşlarımızla ödüyoruz ve bu hususta bir dilenci bir milyarderden farksızdır."
"AGORA MEYHANESİ
Bilmeyenimiz yoktur bu eseri ;
Ama benim gibi çok ilginç ve hazin hikayesini bilmeyenleriniz de çoktur diye tahmin ediyorum.
1890’da bir Rum olan kaptan Asteri , Balat çarşısında bir Meyhane açar.
Meyhanesine de Rumca “meydan” anlamına gelen “Agora” adını koyar.
Meyhane masa yerine kullanılan dev fıçıları ve ucuz şaraplarıyla kısa zamanda ün yapar.
Ama meyhanenin ününü artıran olay ilgisiz bir biçimde İzmir kaynaklıdır.
Aradan zamanlar geçer...
Tarih 1959’dur.
Onur Şenli adında bir tıp fakültesi öğrencisi
Komşu kızına aşık olur ama aşkına karşılık bulamaz.
Aşk acısı ona soluğu birçok zaman,
İzmir’in Agora semtinde aldırmaya başlar.
Çünkü Agora salaş meyhanelerin mekanıdır.
Bir gün bu salaş meyhanelerden birinde içtikten sonra eve gelir Ve bir mektup yazmaya başlar aşkına.
Mektup şöyle başlar:
“Sana bu satırları bir sonbahar gecesinin felç olmuş köşesinden yazıyorum.”
Onur Şenli
, Mektubun ileriki bölümlerinde fakına varır ki aslında bir mektup değil bir şiir yazmaktadır
. Şiirine de şu adı koyar:
Gece, Şarap ve Aşk
Onur, şiiri yayımlatmak için fakültenin dergisine gönderir
,Şiiri kabul edilir.
Şiir dergide tam basılmak üzereyken,
Ege Expresi gazetesinin kültür-sanat editörü tarafından görülür. Editör şiiri yayınlar ama adını değiştirerek.
Şiirin adı olur Agora Meyhanesi.
Şiir o kadar sevilir ki, dillere pelesenk olur.
Hatıra defterlerinde yer alır,
Sevgililerin kulaklarına fısıldanır.
Şarkısı yapılır,