Ne konuşacağımızı bilmiyorduk, gülüyorduk, ağlıyorduk, birbiriyle ilişkisiz ve anlamsız binlerce şey konuşuyorduk; kaldırımda yürüyor, sonra ansızın geri dönüp caddenin karşısına geçmeye kalkışıyorduk; sonra duruyor ve yine kıyıya dönüyorduk; çocuklar gibiydik...
Ve kendine soruyorsun: Nerede hayallerin? Ve başını sallıyor, şöyle diyor: Yıllar ne çabuk geçiyor! Ve yine soruyor kendine: Ne yaptın bunca yılı? En iyi zamanlarını nereye sakladın? Yaşadın mı yaşamadın mı? Baksana, diyor kendine, baksana, yeryüzü nasıl soğuyor. Daha yıllar geçecek ve peşinden kasvetli yalnızlık gelecek, bastonlu, titrek yaşlılık gelecek, peşinden de sıkıntı ve bunaltı. Fantastik dünyan ağaracak, donacak, hayallerin kaybolacak ve ağaçlardan düşen sarı yapraklar gibi dökülecek. Ah, Nastenka! Sonuçta hüzünle yalnız kalır insan, tam anlamıyla yalnız ve hatta yazıklanacak bir şey bile olmaz hiç, tam olarak hiç... Çünkü kaybolup giden her şey, her şey hiçtir, aptalca, yuvarlak sıfır, yalnızca hayaldir!
"Güneş sınırlarını aşmayacaktır, yoksa adalete bekçilik eden Erinysler bunu anlar." Evreni ve tini yörüngesinden çıkarmış kişileriz, bu tehdide gülüyoruz. Sarhoş bir gökyüzünde istediğimiz güneşleri tutuşturuyoruz. Ama gene de sınırlar var; biz de bunu biliyoruz. En aşırı çılgınlıklarımızda, arkamızda bıraktığımız ve safça, yanlışlıklarımızın sonunda yeniden bulacağımıza inandığımız bir dengeyi düşlüyoruz.