Rüya

Rüya
@Ruya_Saka
(⁠◕⁠ᴗ⁠◕⁠✿⁠)
ᕙ⁠(⁠ ⁠ ⁠•⁠ ⁠‿⁠ ⁠•⁠ ⁠ ⁠)⁠ᕗ(⁠ ͝⁠°⁠ ͜⁠ʖ͡⁠°⁠)⁠ᕤ
R
1900
85 okur puanı
Şubat 2025 tarihinde katıldı
Hayvan Çiftliği
Puan vermedi·152 syf.··
2025 81. kitabı
“Bütün hayvanlar eşittir, ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir.” Bu kitabı bitirdiğimde içimde hem hayranlık hem de rahatsızlık vardı. Orwell’in sade diliyle kurduğu bu alegori o kadar güçlü ki, 100 sayfayı biraz geçen bir kitap, koskoca bir ideolojiyi, devrimi, ihaneti ve gücü böyle sarsıcı anlatabilir mi, dedim kendi kendime. Cevap: Kesinlikle evet. Hayvan Çiftliği’ni ilk başta sadece bir “hayvanlar üzerine bir fabl” gibi düşünmüştüm ama okudukça aslında insanların dünyasına ne kadar keskin bir ayna tuttuğunu fark ettim. Devrim hayaliyle yola çıkan hayvanların, sonunda kendilerini yeni bir diktatörlüğün içinde bulmaları… Ne kadar tanıdık bir döngü değil mi? Napoleon karakteri özellikle çok çarpıcıydı. Başta özgürlük vaat eden, eşitlikten bahseden ama sonra gücü eline geçirince her şeyi kendi çıkarı için kullanmaya başlayan biri… Tıpkı gerçek dünyadaki nice lider gibi. Snowball ise bana hep kaybedilen idealizmi hatırlattı. Akıl ve fikirle bir şeyleri güzelleştirmek isteyen ama sonunda susturulan sesleri... Ama beni en çok sarsan karakter Boxer oldu. “Ben daha çok çalışmalıyım” diyerek her şeye katlanan, sistemi sorgulamayan ama aslında sömürülen koca yürekli at… Gerçek hayatta da nice iyi niyetli insanın böyle kullanılıp atıldığını görmüyor muyuz zaten? Kitabın sonunda hayvanların domuzlarla insanları ayırt edememesi… Bu sahne, Orwell’in zekâsının ve acımasız gerçekçiliğinin zirvesi bence. Çünkü gücü eline alan herkesin zamanla nasıl yozlaştığını ve dönüştüğünü çok sade ama etkili bir şekilde gösteriyor. Sonuç olarak Hayvan Çiftliği, hem okunması kolay hem de sindirmesi zor bir kitap. Bence herkesin, özellikle genç yaşta en az bir kez okuması gerekiyor. Sadece tarihsel bir eleştiri değil; aynı zamanda bugünün dünyasına da göz kırpan, zamansız bir uyarı.
Hayvan ÇiftliğiGeorge Orwell · Can Yayınları · 2024296,7bin okunma
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Tutunamayanlar
Puan vermedi·724 syf.··
2025 114. kitabı
Bazı kitaplar vardır, kapağını kapattığında bir süre öylece kalırsın. Tutunamayanlar da tam olarak öyle bir kitap benim için. Ne tam anlamıyla anlayabildiğimi iddia edebilirim, ne de anlamadan geçtiğimi söyleyebilirim. Ama hissettirdikleri o kadar güçlüydü ki, bu kitabı okurken değil, sanki yaşarken yoruldum. Selim Işık ve Turgut Özben’in hikâyesi gibi görünse de aslında bu kitap biraz da benim hikâyem. Topluma ayak uyduramayan, düşünceleriyle yalnızlaşan, iç dünyasında boğulan ama dışarıya hiçbir şey belli etmeyen insanların sesi gibi. Turgut’un Selim’in peşinden giderken yaşadığı çözülme, kendi içinde bir yolculuğa dönüşüyor. Ben de satırlar arasında kendi içime doğru bir yolculuğa çıktım. Oğuz Atay’ın dili alışık olduğumuzdan farklı. Parçalı, yer yer bilinç akışıyla yazılmış, kimi zaman saçma gibi duran ama altı kazındığında derin acılarla dolu. Bazen bir paragrafı üç kere okuyup anlamaya çalıştım, bazen de tek bir cümlede saatlerce kaldım. Özellikle "Olric" karakteri —yani Turgut’un iç sesi— beni çok etkiledi. Kendi iç sesimi onunla kıyasladım çoğu zaman. Bazen o kadar tanıdık geldi ki, "Acaba ben de bir tutunamayan mıyım?" diye sordum kendime. Kitapta mizah da var ama bu öyle sıradan, kahkaha attıran bir mizah değil. Acıyla karışık, içe işleyen bir tür. Hayata tutunamayanların gülme biçimi. Okudukça fark ettim ki, Atay aslında hepimizi anlatıyor. Çünkü bu çağda kim tam anlamıyla tutunabiliyor ki? Kitabı bitirdiğimde kafam karışmıştı, evet. Ama iyi ki karışmıştı. Çünkü her anlam arayışı biraz da insanın kendi içini eşelemesidir. Tutunamayanlar, sadece bir kitap değil; bir aynaydı bana göre. Ve bu aynada yüzüme tokat gibi çarpan şu oldu: Toplumun koyduğu kalıplara uymakla, kendin kalabilmek arasında sıkışıp kalan herkes aslında birer "tutunamayan."
TutunamayanlarOğuz Atay · İletişim Yayınları · 202475bin okunma
1984
Puan vermedi·352 syf.··
2025 75. kitabı
“Savaş barıştır. Özgürlük köleliktir. Cehalet güçtür.” George Orwell’ın 1984 adlı romanını okuduktan sonra içimde tuhaf bir sıkışma oldu. Öyle distopik bir dünya kurgulamış ki, hikâyenin geçtiği totaliter rejimi okurken bile kendimi izleniyormuş gibi hissettim. Kitap sadece bir roman değil; sanki geleceğe dair bir uyarı metni, bir kehanet, hatta bir tokat gibi çarpıyor yüzümüze. Winston Smith’in içsel çatışmaları, Parti’ye karşı duyduğu bastırılmış öfke, özgürlük arayışı ve en önemlisi de gerçeğin kontrol edilebildiği bir dünyaya karşı gösterdiği direnç… Bunların hepsi bana, birey olmanın ne kadar zor ve kıymetli bir şey olduğunu hatırlattı. Düşünmenin bile suç sayıldığı bir düzen... Gerçekliğin bile Parti’nin iki dudağı arasında şekillendiği bir evren... Orwell’ın "dil" üzerinden yaptığı vurgu beni ayrıca etkiledi. Yeni konuş, yani Newspeak’in, kelimeleri ve düşünceyi yok ederek insanları nasıl daha kolay kontrol edilebilir hale getirdiğini görmek tüyler ürpertici. Çünkü bir şeyi tanımlayacak kelimen yoksa, onu düşünemezsin bile. Bu bana şu soruyu sordurdu: Bugün kullandığımız dil ne kadar bize ait? Ve ne kadarı sistemin bize dayattığı kelimelerden ibaret? Julia karakteriyle birlikte kitap biraz umut vadediyor gibi olsa da, sonlara doğru her şey darmadağın oluyor. Özellikle "101 Numaralı Oda" kısmı, psikolojik olarak beni en çok sarsan bölümlerden biriydi. İnsan kendi zihniyle nasıl bu kadar kolay kırılabilir, Orwell bunu tüm çıplaklığıyla gösteriyor. En çok da şu kaldı aklımda: “İnsan, sevdiği birine işkence ettirilmeyi kabullenebilecek kadar kırılabilir mi?” Ve evet, cevap çok net veriliyor: Evet, kırılabilir. Sonuç olarak 1984, sadece bir roman değil, aynı zamanda bir uyarı. Diktatörlüklerin nasıl hayatın her alanına nüfuz edebileceğini, bireyin nasıl yavaş
1984George Orwell · Can Yayınları · 2023200,3bin okunma