Acımak
Türk edebiyatı okumayı çok sevdiğim için iyi Türk yazarlar benim açımdan her zaman bir adım öndedir. Bu incelemede de bir Cumhuriyet dönemi yazarı olan Reşat Nuri GÜNTEKİN’ in “Acımak” isimli eserinden kısaca bahsetmek istiyorum.
Roman iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde olanları Zehra’nın gözünden okuyoruz. İkinci bölüm ise Zehra’nın babasının hatıra defterini okumasıyla başlıyor. Yaşananlara iki kişinin gözünden de yer verilmesi kitabı tek taraflı bir bakış açısıyla okumamak adına önemli.
“Ben zannediyordum ki ömürlerimizin teknesini istediğimiz limana götürmek için yalnız onun dümenini ele almak kafidir. Şimdi anlıyorum ki değilmiş. Yollar görünmez kayalar ile doluymuş onlara çarpmamak lazımmış. Daha fenası gizli cereyanlar varmış ki insan onlara kapıldığı vakit yolun değiştiğini gittikçe uzaklaştığını fark edemezmiş, ta kendini başka sahilde bulana kadar…” (s. 76)
Bu alıntının Mürşit Efendi’nin hayatını özetlediğini düşünüyorum. Umut dolu, idealist, zor şartlarda okuyup memur olan, dürüst bir adamın temiz bir niyet ile çıktığı yolda doğrularını kaybederek nasıl kirlendiğine ve yanlış bir evlilik sonucunda çöküşüne şahit oluyoruz.
Ayrıca yazar kitapta Mürşit Efendi ağzından sadece bir birey ve aile trajedisine değil, şehir-kasaba/taşra uçurumu, dönemin memuriyet anlayışı, koşullar, yetersizlikler, toplumdaki çarpıklıklar gibi pek çok konuya da değinmiştir.
“Acımak… Ben insan ruhlarındaki derinliğin ancak onunla ölçülebileceğine kaniyim. Evet, dibi görünmeyen kuyulara atılan taş nasıl çıkardığı sesle onların derinliğini gösterirse başkalarının elemi de bizim yüreklerimize düştüğü zaman çıkardığı sesle bize kendimizi, insanlığımızın derecesini öğretir. Fikrimce yalnız doğruluk hastalığı, bir hak ve hakikat meselesi etrafında toplanmak kabiliyeti bir
“Ben zannediyordum ki ömürlerimizin teknesini istediğimiz limana götürmek için yalnız onun dümenini ele almak kafidir. Şimdi anlıyorum ki değilmiş. Yollar görünmez kayalar ile doluymuş onlara çarpmamak lazımmış.Daha fenası gizli cereyanlar varmış ki insan onlara kapıldığı vakit yolun değiştiğini gittikçe uzaklaştığını farkedemezmiş, ta kendini başka sahilde bulana kadar…”
“Acımak… Ben insan ruhlarındaki derinliğin ancak onunla ölçülebileceğine kaniyim. Evet, dibi görünmeyen kuyulara atılan taş nasıl çıkardığı sesle onların derinliğini gösterirse başkalarının elemi de bizim yüreklerimize düştüğü zaman çıkardığı sesle bize kendimizi, insanlığımızın derecesini öğretir. Fikrimce yalnız doğruluk hastalığı, bir hak ve hakikat meselesi etrafında toplanmak kabiliyeti bir cemiyeti mesut etmeye kafi gelemez. Bunun için acımak birbirimizin feryadını iniltisini duyabilmekte lazım!”