İnsan için, maneviyat, maddiyetten mukaddemdir. Bu itibarla milliyette şecere aranmaz*. Yalnız terbiyeni ve mefkurenin milli olması aranır.
İnsanlarda ırkın içtimai hasketlerle hiç bir tesiri olmadığı için, şecere aramak doğru değildir. Bunun aksini meslek ittihaz edersek, memleketimizde mübevvetlerin ve mücahitletin birçoğunu feda etmek iktiza edecektir. Bu hal, caiz olmadığından (Türküm) diyen her ferdi Türk tanımaktan yalnız Türklüğe hıyanet görülenler varsa, cezalandırmaktan başka çare yoktur. **
Türkçülüğün Esasları
* Atatürk'ün ve o zamanın Gökalp ekolünden gelen Türkçü düşüncenin altında yatan yegane fikir budur. Bir milleti oluşturan o milletin ortak kültürüdür. Türkiye'de Türkçülük denilince akla ırkçı bir fikir gibi gelmesinin tek sebebi de kavram yanlışlığıdır.
** İnsanların etnik kökeniyle bağlı bulunduğu milliyet, ulus farklı olabilir. Türkiye üzerinden örnek verecek olursak: Kürt asıllı olan bir "Türk" (Burada etnik olarak Türklükten bahsetmiyoruz. Milliyet olarak Türkiyedeki milletlerin ortak ismi Türk'tür. Nasıl Fransa'da yaşayan insanlara ortak olarak Fransız milleti diyorsak o halde Türkiye'de yaşayan farklı etnik kökenlerin oluşturduğu topluluğa Türk milleti diyoruz.) askeri sınırda Türk milletine zarar verecek bir oluşuma karşı savaşıyorsa ve esasında yeri geldiğinde canını ortaya koyabiliyorsa bu insan Türk milletine bağlı değil midir? Aynı şekilde Kürt asıllı bu arkadaşıyla beraber omuz omuza çarpışan Türk kökenli bir aileden gelen birisiyle aynı milletten değil midir? Türkiye'de bu etnisite ve milliyet kavramının tanımını kimsenin bilmemesinden dolayı oluşan bir akılsızlık hali var.
Millet, lisanca, dince, ahlakça ve bedilyatça müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir zümredir. Türk köylüsü onu "dili dilime uyan, dini dinime uyan" diyerek tarif eder.
Bunu, Poincaré'nin teoremi geliştirirken aklını kurcalayan örnekle izah edelim: Güneş Sistemi içindeki 8 gezegeni ve hareketlerini düşünün. Bu gezegenler, belli bir sınır içinde hareket etmek zorunda gibi gözükmektedirler; istedikleri gibi hareket edememektedirler. Bu durumda, 8 gezegenin belli bir andaki belli bir konfigürasyonu (örneğin Dünya'nın tam şurada, Mars'ın tam burada, vs. olduğu bir konfigürasyon), yeterli süre tanınacak olursa mutlaka en azından 1 kez daha yaşanacaktır, öyle değil mi? Sonuçta gezegenlerin yörüngeleri belirli konumlara tekrar döneceklerdir ve bunlar bir önceki belirli bir konfigürasyona denk düşebilecektir. Yani bir kez olan bir şey, birden fazla defa olacaktır!
Bu mantıklıdır: Eğer sınırlı sayıda yapabileceğiniz şey olsaydı ve bunları yapmak için sonsuz vaktiniz olsaydı, durmaksızın aynı şeyleri yapardınız, öyle değil mi? Ancak bu teoremin fizik algımız üzerindeki etkileri sıra dışıdır: Örneğin bir masa üzerinde buzlu bir su bardağı bırakacak olursanız, buz bir süre sonra eriyecek ve yok olacaktır. Termodinamik yasaları gereği, buzun bu yüksek entropili hale geçmesini bekleriz, bunda şaşılacak bir şey yoktur. Ancak eğer ki bu su atomlarının hareket alanını kısıtlandırdığımızı varsayarsak (yani su buharlaşıp atmosfere karışmayacak olursa) ve buzlu su bardağına yeterince süre tanıyacak olursak, bir süre sonra buz yeniden belirecektir! Çünkü su moleküllerinin rastgele hareketi, bir noktada buzun bulunduğu konfigürasyonu yeniden oluşturmak zorundadır!
Bu ne anlama gelir? Eğer yüksek entropili (veya beklenen şekilde yüksek entropiye doğru giden) bir sisteme yeterince uzun süre tanınacak olursa, Poincaré'nin Yineleme Teoremi çerçevesinde bu sistem düşük bir entropi haline kendiliğinden ve rastgele bir şekilde ulaşabilecektir!
Bu, Boltzmann'ın