CEM AKDAG

CEM AKDAG
Gizemli kitaplarla alış verişim yok; ben ilgimi çeken, bana keyif veren, basit kitapları seviyorum. Kitaplardan tek beklentim bana keyif vermeleri, düzeyli bir biçimde bana hoşça vakit geçirtmeleri… . MONTAİGNE
BASKETBOL ANTRENÖRÜ
İSTANBUL
SAMSUN
1956 okur puanı
Mayıs 2018 tarihinde katıldı
Şu anda okuduğu kitap
Uygarlığımızca çoktan aşılmış olan ensest ya da baba katili gibi sezgiler , aslında hala garip ve çarpıtılmış cinsel arzularımızda ve düşerimizde hayalet gibi dolanıyorlar. Özel bir kliniğin hijyenik, elektirik aydınlatmalı , sıcacık lüks odasında çok kültürlü bir anne tarafından en narin ve en acısız yöntemle doğrulan ve bakımlı en güzel biçimde yapılan çocukta bile , o eski ilkel insan tekrar uyanıyor. Bebek , ürkütücü kök güdülerinden başlayıp da kendini kısıtlamaya sonlanan binlerce yıllık bir süreci tekrar kademe kademe geçmeye ve medeniyete uygun yetiştirme uğraşlarını , gelişmekte olan ufacık bedeninde tekrar tecrübe etmeli ve bunlara katlanmalı.
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Topluma ve ait olduğumuz cemiyetlere , bozulmaya uğramayan gücümüzün öyle büyük parçasını sunduk ki cinsellik ve saldırganlık gibi kök dürtülerimiz eski bütünsel erklerini gösteremeyecek haldeler artık. Ruhsal yaşantımız giderek , daha hassas dallanıp budaklanan kanallara yayıldıkça , doğal akışının gücünü daha çok kaybediyor. Özellikle uygar insanın cinsel yaşamı ağır hasar almıştır. Tıpkı diğer organlarımızda , diş yapımızda ya da saçlarımızda olduğu gibi , cinsel yaşamımız da bir tür yıpranma sürecinden geçmiştir adeta.
Uygarlaşma yolu ile elde edilen zenginlikler , insana karşılıksız armağan edilmedi . Bütün bunların, bedelini, dürüst özgürlüğünün muazzam biçimde kısıtlanmasıyla ödedi . Türün uygarlık yönündeki gelişiminin araka planında . bireyin mutluluğunu kaybedişi yer alıyor.
İLK İNSAN VE DİN FİKRİ Bir hayvan kadar özgür ve tümüyle sınırsızdır ( bir anlamda bir tür bebek uygarlıktır ) . Bir araya toplanmış halde , bencilce güçleriyle , agresif güdülerini öldürüp yamyamlık ederek , cinsel dürtüsünü de panseksüellik ve ensest ilişkilerle boşaltır. Ancak bu ilkel insanlar , ayrı ayrı sürüler ve klanlar halinde bir araya gelmeye başladıkları anda , açgözlülüğünün artık sınırlara, yani diğerlerinin karşıt isteklerine çarptığının farkına varmak durumunda kalıyor. Uygarlığın en erken evresinde olsa bile, her türlü sosyal yaşam belli sınırlar çizilmesini zorunlu kılar ve her birey , bazı eylemlerin ya da olguların yasak ve olduğunu kabul etmek zorunda kalır. Halklar, örfler , adetler ve ortak anlaşmalar devreye giriyor, her bir suç için bir ceza verilmesi talep ediliyor . Ama yasaklanan olguların bilgisi ve cezaya karşı duyulan o korkular kısa süre içinde bilinç altına doğru kayıyor ve o ana kadar hayvan yaradılışında ki gibi belirsiz sınırları olan beyinde “üst benlik” adında yeni bir bölüm oluşturuyor. Adeta bir sinyal cihazına benzeyen bu üst benlik , geleneklerin çizdiği sınırları aşmaması ve ceza almaması için bireyi zamanında uyarıyor . Bu üst benliğin , yani vicdanın oluşmasıyla , uygarlıkla birlikte din fikri de baş gösteriyor. Bir yandan her şeye muktedir olanın ilk örneği olduğu için en yüksek benlik ideali olması , öte yandan tüm korkuların yaratıcısı olarak bir korku figürünü temsil ediyor olması nedeniyle her şeyi gören ve her şeyi yapabilen bir “Tanrı baba”nın sözde varlığı , vicdan gardiyanlığıyla insanoğlunu tekrar takrar çizdiği sınırların içinde kovalıyor . Bu kendini sınırlandırma , vazgeçiş , disiplin ve kendini ıslah etme durumuyla vahşi barbar insan , giderek medenileşmeye başlıyor. İlk çağlarında saldırgan olan
AŞMADIK MI ? İçimizdeki eski Ademi binlerce kez aşmadık mı ? Artık daha ziyade Tanrı’ya benzemeye başlamadık mı ? Telefon diyaframı sayesinde uzak kıtlardaki sesleri bile işitmiyor mu kulaklarımız? Teleskop sayesinde yıldızların uçsuz bucaksız dünyasını , mikroskop sayesinde ise bir su damlasının içindeki koca alemi görmüyor mu gözlerimiz ? Sesimiz milisaniyede zaman ve mekanı aşmıyor mu? Onlarca tını plaklara kaydedilerek sonsuzluğa meydan okumuyor mu? Uçaklar bizleri binlerce yıldır ölümlülere yasak sayılan o element üzerine güvenle taşımıyor mu? Peki neden Tanrı’ya benzerliği , insan ruhunda gerçek bir zafer duygusu yaratması gerekirken , bu muhteşemliklerin ancak sözde efendileri “protez tanrılar “ olabileceğimizi düşünüyor ve bu teknik başarıların hiçbiri en derin “benliğimiz” bir tatmin ya da mutluluk yaratmıyor ? Neden böyle kötümser bir bilince sahibiz? Bu tutukluluğun, bu bozukluğun, bu ruhsal hastalığın kökü nerededir?