Gizemli kitaplarla alış verişim yok; ben ilgimi çeken, bana keyif veren, basit kitapları seviyorum. Kitaplardan tek beklentim bana keyif vermeleri, düzeyli bir biçimde bana hoşça vakit geçirtmeleri… . MONTAİGNE
“Hiçbir şey istemiyorum” demiştim ve anında manzara kartpostal çiğliğinden sıyrılmış, yaradılışın ilk gününden kalma bir ışıkla parlamıştı, yol kenarındaki tozlu otlar bile.
Yine bir keresinde yatağımda hasta yatarken, gerçekleştiremediğim amaçlar yüzünden içim fıkfık ettiğinden bu mecburi tembelliğin tadını çıkarmazken, kendi kendime “hiçbir şey istemiyorum” demeyi hatırladım.
O anda yaprakların moru içimi öyle bir doldur ki daha önce renk neymiş bilmediğimi hissettim.
Zihnimin bir ifadeye, sadece kelimelerden ibaret olan bir şeye rastgele söylenmiş bir söze bu kadar çabuk tepki vermesi tuhaftı, hele de itina ile arzulanmış niyetlere karşı direnirken.
1200 sayfalık bir roman ! Bu kitabın bende enteresan bir hikayesi vardır. Bozcaada da plajda tek başıma kitabı okurken bir ara serinlemek için denize girdim . İkiyüz metre açılmıştım ki adamın
Sylvia Plath, Sırça Köşk'ünden sonra, düz yazı olarak gördüğüm ilk kitabı .
Kendi tanımıyla " Anlaşılması güç ,Sembolik bir öykü"
Ödül aldığı Moiselle dergisi tarafından reddedilen bir kitapçık ( sadece 42 sayfa ) .
Açıkçası Sırça Fanus'tan sonra bu kadına saygı duymaya başladım.
Ve bu kısa metinle ne kadar usta bir yazar olduğu u anladım.