"Sana anlatabilir miyim bilmiyorum, tatlım. New York'ta yaşarken, sık sık New York'un bütün dünya olmadığını hissediyorsun. Demek istediğim şu: Ne zaman eve dönsem, dünyaya geri döndüğüm duygusuna kapılıyorum; Maycomb'dan ayrılırken de dünyadan ayrıldığımı sanıyorum. Aptalca bir şey, doğru dürüst açıklayamıyorum bile; onu daha da saçmalaştıran şeyse, Maycomb'da yaşamaya kalksam, anında kuduracağımı bilmem."
Jean Louise arabada oturdu ve gözlerini direksiyona dikti. Nasıl olur da, şu yer yüzünde sevdiğim her şeyi iki gün içinde kaybederim? Jem olsa, o da bana sırt çevirir miydi? Bu kadın, bizi sevdi, yemin ederim sevdi. Ama az önce karşımda öylece oturdu ve beni değil, beyaz bir insanı gördü. Beni o büyüttü, şimdiyse umurunda bile değil.
Sevdiği insanları böylesine pençesine alan bu korkunç veba neyin nesiydi böyle? Jean Louise'in böyle apansız, çırılçıplak görmesinin nedeni, ondan uzakta olması mıydı? Kana yıllar içinde, yavaş yavaş mı sızmıştı yoksa? Burnunun dibinde öylece duruyor, Jean Louise'in bakmasını, görmesini mi bekliyordu? Hayır, hiç de değil. Sıradan insanları ciğerleri patlayıncaya dek haykıran pisliklere dönüştüren neydi; Jean Louise'e benzeyen, onun hamurundan olan insanları katılaştırıp daha önce hiç ağızlarına almadıkları 'pis zenci' sözlerini söyleten şey neydi?