Sheldon

Sheldon
@S_Cooper
Gerçeğe ulaşma arzusu ve hakikate saygı, ilerlemenin ilk adımıdır. Yapmamız gereken daha az şaşırmak ve daha çok düşünmektir.
Descartes tarzı şüpheciliğe ithafen:
Gerçek dünyayı görmemin nasıl vuku bulduğunun nedensel bir açıklamasını verebiliyor olmamdan, gerçek dünyayı görmediğim sonucu çıkmaz. Bu aslında genel bir hata türüdür. İki kere ikinin dört ettiğine niçin inandığımın nedensel bir açıklamasını verebiliyor olmam (İlkokul öğretmenim Bayan Masters tarafindan şartlandırılmıştım), iki kere ikinin dört etmediğini göstermez. Ağacı görmemin nasıl gerçekleştiğinin bir açıklamasını verebiliyor olmam da (ışık fotonları retinama çarpıp bir dizi sinir hücresi uyarılmasını sağlar ve sonuçta da bir görme deneyimine sebep olur), benim ağacı görmediğimi göstermez. 'Ağacı doğrudan algılıyorum' iddiasıyla, sonucunda bende 'ağacı görme' deneyimini oluşturan bir dizi fiziksel ve nörobiyolojik olay söz konusudur' şeklindeki iddia arasında hiçbir tutarsızlık yoktur.
Sayfa 40·Kitabı okudu
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Kavrama ile realitenin ayrımı. Harika.
Olguları betimlemek ya da ifade etmek için bir kelime hazinesine ihtiyacımız olduğu doğrudur. Fakat gerçekliği daima belli bir bakış açısından ve belli bakımlardan görmekte olduğum için gerçekliği asla doğrudan algılamadığım sonucu çıkmadığı gibi, olguları ifade etmek için bir kelime hazinesine, teşhis ve tarif etmek için bir dile sahip olmamız gerektiği olgusundan da betimlemekte ya da teşhis etmekte olduğum olguların bağımsız hiçbir varlığa sahip olmadıkları anlamı çıkmaz. Atlantik Okyanusu'nda tuzlu su olduğu olgusu, Atlantik Okyanusu şeklindeki bu su kütlesinin, içindeki maddeyi su ve bu maddenin kimyasal bileşenlerinden birini de tuz olarak saptayacak hiç kimsenin var olmadığı çok uzun süre önce de mevcut olan bir olguydu. Elbette bütün bu saptamaları yapabilmemiz için bir dile sahip olmamız gerekir, fakat ne fark eder? Olgular dilden tamamıyla bağımsız olarak mevcuttur. Ortaya konduğu şekliyle Fay'in argümanı bir mugalâtadır. Bir olguyu saptamanın dilsel ve kavramsal bir mahiyeti olmasının saptanan olgunun kendisinin mahiyeti itibarıyla dilsel olmasını gerektirdiğini varsaymak bir yanılgıdır." Olgular ifadeleri doğru kılan şartlardır; dilsel betimlemeleriyle özdeş değildirler. Olguları ifade etmek ve şeyleri adlandırmak için kelimeler icat ederiz; fakat bundan bizim olguları ve şeyleri icat ettiğimiz anlamı çıkmaz.
Sayfa 32·Kitabı okudu
Çok doğru.
(...) anti-realizmin her biçiminin insana her zaman çekici gelmesinin çok derin bir sebebi vardır ve yirminci yüzyılda bu daha da belirgin hale gelmiştir ki o da şudur: Temel bir güç dürtüsünü karşılar. Gerçek dünyanın insafına kalmak zorunda olmamız bir şekilde insana oldukça itici gelir. (...) argümanların, realizmi reddetme dürtüsünü gerçekte harekete geçiren şey olduğunu zannetmiyorum. Çağdaş kültürel ve entelektüel tarihe dair bir mesele olarak realizme yapılan saldırıların argümanlarla yürütüldüğünü düşünmüyorum; zira argümanlar, birazdan ayrıntılarıyla açıklayacağım nedenlerden ötürü, görünür bir biçimde az çok zayıftırlar. Daha önce de belirttiğim gibi, realizmin reddedilmesinin sebebi bir tür güç istencidir ve kendisini bir dizi şekilde meydana çıkarır. (...) bağımsız gerçekliklerle değil toplumsal inşalarla ilgilidir. Gerçek dünya ile karşı karşıya kalmak zorunda olmanın doğurduğu can sıkıcı bağlar ve kısıtlamalar tamamen çözzüldükten sonra, bu varsayımdan hareketle postmodernizm, yapıbozum vs. formlarının geliştirilmesi kolaydır. Eğer gerçek dünya sadece bir icat yani toplumun kıyıda köşede kalmış unsurlarınırını bastırmak için plânlanımış toplumsal bir inşa ise, o zaman gelin bu gerçek dünyayı başımızdan atıp istediğimiz dünyayı inşa edelim. Bana göre yirminci yüzyılın sonlarında ortaya çıkan anti-realizmin arkasındaki teşvik edici asıl psikolojik güç budur.
Sayfa 27·Kitabı okudu
Celal Hocam haklı. Hegel = zırva :)
Yegâne gerçekliğin sözcüğün bu özel anlamında idealar'ın gerçekliği olduğunu ileri sürdüğünden bu geleneğe 'idealizm' denmeye başlandı. Muhtemelen tüm zamanların en etkileyici idealisti G. F. Hegel'di. İdealizmin temel ilkesi gerçekliğin nihaî anlamda algılarımızdan ve temsillerimizden bağımsız olarak mevcut maddî bir şey olmadığı, fakat bunun yerine gerçekliğin algılarımız ve diğer temsil türlerimizce oluşturulduğu şeklindeki görüştür. Bilgi iddialarımızı bağımsız bir biçimde mevcut gerçekliğe karşılık gelebilir olarak düşünmek yerine, gerçekliği kendi temsillerimize yanıt verebilir kılmalıydık.
Sayfa 26·Kitabı okudu
Huzursuzluk demesem de lüzumsuz buluyorum.
Dışsal realizmin bu temel iddiasını yani bizim bütün temsillerimizden, düşüncelerimizden, duygularımızdan, kanaatlerimizden dilimizden, söylemimizden, metinlerimizden ve benzerlerinden tamamıyla ve mutlak bir biçimde bağımsız bir gerçek dünyanın mevcut olduğu şeklindeki iddiayı, o kadar aşikâr ve aslında rasyonalitenin hatta akledilirliğin bizatihi temel bir şartı olarak telâkki ediyorum ki bunu bir sorun olarak ortaya koyup bu görüşü tehdit eden muhtelif görüşleri tartışmak bile beni biraz huzursuz ediyor.
Sayfa 23·Kitabı okudu