Biraz fazla alıntı yaptım ama bir süre sonra dönüp baktığımda kitabın genel özetini hatırlamak istediğimde bu notların bana yardımcı olmasını istedim. Okumayanlar dahil nelerden bahsettiğini az çok biliyordur zaten çünkü oldukça meşhur bir kitap. Yine de kısaca bahsetmek gerekirse açılış sayfasında tanımlandığı üzere:
---- "Palyatif" sıfatının kökeninde Latince "manto" anlamına gelen pallium ve bundan türeyen "paltoyla örtmek" anlamına gelen "palliere" sözcükleri vardır. Tıpta temeldeki hastalığın tedavisinin mümkün olmadığı durumlarda hastanın şikayetlerini, esas olarak da acılarını gidermeye yönelik tedaviyi tanımlamak için kullanılır. ----
Yani burada toplum nezdinde kastedilen ve eleştirilen nokta aslında insan doğasının ve gerçeklerin üstü örtülerek, yalandan ve geçici bir konfor alanı sunulması. Rahat ve olumsuzluktan uzak gibi duran bu hayat tarzı aslında insanın yaşamdan kopuşu, kendinden uzaklaşması, topluma yabancılaşması, kronik bir şekilde tatminsiz hale gelmesine, daimi bir depresyona girmesine neden olmakta. Hakikat kavramının önemi yok edilerek sonsuz sayıda gerçekliğin yaşanabildiği sözde sınırsız bir özgürlük ortamında insanların farkında bile olmadan kendini bu düzene nasıl isteyerek dahil ettiğinden bahsediliyor. Baskıcı otoritenin boşluğunu masum görünen dijital kapitalizm otoritesinin ve kişinin kendi performans kaygılarının doldurduğunu anlatıyor. İnsanın acı ile ilişkisi geniş bir şekilde ele alınıyor kitapta. Acının kendisinden bu kadar uzaklaşma çabası insanı insanlıktan çıkarıyor ve her bir temel kavramın anlamını yitirmesine, içinin boşalmasına sebep oluyor.
1984 romanındaki distopya değil de, Cesur Yeni Dünya romanındaki gelecek, bugünümüzü daha iyi özetliyor gibi. Git gide daha çok o senaryoya yaklaşıyoruz ve robotlaştırılıyoruz. İnsan içi boş
Palyatif ToplumByung-Chul Han · Metis Yayınları · 20244,360 okunma
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Alfred Adler, çocukluk döneminde yaşadığı hastalıklar ve kardeşinin kaybının etkisiyle psikolojiye yönelmiş, Freud’la çalıştıktan sonra çocuklar üzerine yoğunlaşmıştır.
İnsanın Kendini Tanıması adlı kitabında, bireyin kendini keşfetme sürecinin çocuklukta başladığını anlatır. Adler’e göre çocuklukta özgüvenin ve cesaretin kırılması, ilerleyen yaşlarda psikolojik sorunlara yol açabilir. Bu nedenle çocukların bağımsızlıklarını kazanmaları ve kendi değerlerinin farkına varmaları büyük önem taşır.
Kitap, kendini tanımak ve çocukluk yaşantılarının bugünkü hayat üzerindeki etkisini anlamak isteyenler için faydalı bir eserdir.
Lacan okumalarımın en zorlu durağı oldu Yine/Hâlâ. Sık sık takıldığım, ilerleyemediğim, geriye döndüğüm zamanlar oldu. Fakat Lacan’a duyduğum hayranlık bu yolculuğu tamamlamamın en büyük teşvikçisiydi. Bence Lacan’ın bu metni anlaşılmak için değil yeniden düşünmek için yazılmış gibi. Bu zorluğun sebebini belki de kitabın şu cümlesi en iyi açıklar:
“Okumanın bizi hiç de anlamaya mecbur kılmadığını söylememde haklılık payı var. Önce okumak gerekir. (s. 76)”
Günlük hayatta özellikle insan ilişkileri üzerine anlamlandıramadığım birçok şey Lacan’la anlam kazanıyor. Neyin, ne sebeple olduğunu veya olmadığını artık daha berrak bir zihinle görebiliyorum. Zira Lacan'ın da dediği gibi: “Gerçek, konuşan bedenin gizemidir, bilinçdışının gizemi. (s.153)” Bu gizemi çözmeye çalışırken anladım ki aslında hepimiz dilin içinde bir sürgünüz: "Ben konuşmakla ondan kendimi yoksun bırakayım diye yaratılmamıştır bu dil. (s.155)"
Özellikle aşk illüzyonu üzerine anlamlı ve çözümcü tavrı, hayatımdaki birçok denklemi çözen bir noktada duruyor. Kitabın genelinde tespit ettiğim ana temalar: "bir olma yanılsaması", "söylem" ve o kaçınılmaz "aşk-nefret gerilimi."
Lacan aşkı bir duygu olarak değil bilinçdışının işleyişine bağlı bir yapı olarak ele alıyor. Bu nedenle “Her türlü aşk, iki bilinçdışı bilgi arasındaki belli bir ilişkiye dayanır. (s.169)”
Bu bakış, aşkı romantik bir bütünlük arzusundan çıkarıp yapısal bir eksiklik alanına yerleştiriyor. Nitekim Lacan’ın psikanaliz için çizdiği sınır da tam burada beliriyor:
“Psikanalizin kendi bölgesini kurmak için çekmeyi başardığı bir çit: Nefretlisevgi. (s. 106)”
Aşk ile nefret arasındaki bu gerilim, öznenin bölünmüşlüğünü görünür kılıyor. Dilin içinde konumlanan özne, söylediği ölçüde var oluyor hatta belki de yalnızca o ölçüde:
“Hiçbir şey
Dünya'daki tüm insanları ezip sıkıştırdığınızda, insan soyunu küp şeker hacminde bir yere sığdırabileceğiniz gerçeği, maddenin akıl durdurucu boşluğunu mükemmel bir şekilde gösteröektedir.
Lacan okumalarımın en zorlu durağı oldu Yine/Hâlâ. Sık sık takıldığım, ilerleyemediğim, geriye döndüğüm zamanlar oldu. Fakat Lacan’a duyduğum hayranlık bu yolculuğu tamamlamamın en büyük teşvikçisiydi. Bence Lacan’ın bu metni anlaşılmak için değil yeniden düşünmek için yazılmış gibi. Bu zorluğun sebebini belki de kitabın şu cümlesi en iyi açıklar:
“Okumanın bizi hiç de anlamaya mecbur kılmadığını söylememde haklılık payı var. Önce okumak gerekir. (s. 76)”
Günlük hayatta özellikle insan ilişkileri üzerine anlamlandıramadığım birçok şey Lacan’la anlam kazanıyor. Neyin, ne sebeple olduğunu veya olmadığını artık daha berrak bir zihinle görebiliyorum. Zira Lacan'ın da dediği gibi: “Gerçek, konuşan bedenin gizemidir, bilinçdışının gizemi. (s.153)” Bu gizemi çözmeye çalışırken anladım ki aslında hepimiz dilin içinde bir sürgünüz: "Ben konuşmakla ondan kendimi yoksun bırakayım diye yaratılmamıştır bu dil. (s.155)"
Özellikle aşk illüzyonu üzerine anlamlı ve çözümcü tavrı, hayatımdaki birçok denklemi çözen bir noktada duruyor. Kitabın genelinde tespit ettiğim ana temalar: "bir olma yanılsaması", "söylem" ve o kaçınılmaz "aşk-nefret gerilimi."
Lacan aşkı bir duygu olarak değil bilinçdışının işleyişine bağlı bir yapı olarak ele alıyor. Bu nedenle “Her türlü aşk, iki bilinçdışı bilgi arasındaki belli bir ilişkiye dayanır. (s.169)”
Bu bakış, aşkı romantik bir bütünlük arzusundan çıkarıp yapısal bir eksiklik alanına yerleştiriyor. Nitekim Lacan’ın psikanaliz için çizdiği sınır da tam burada beliriyor:
“Psikanalizin kendi bölgesini kurmak için çekmeyi başardığı bir çit: Nefretlisevgi. (s. 106)”
Aşk ile nefret arasındaki bu gerilim, öznenin bölünmüşlüğünü görünür kılıyor. Dilin içinde konumlanan özne, söylediği ölçüde var oluyor hatta belki de yalnızca o ölçüde:
“Hiçbir şey