Beyne benzeyen ve beynin öncüsü olan ilk fizyolojik yapı, hareketleri denetlemek için oluşmuş bir sinir yumağıdır. Kasların belirli bir düzen içinde kasılmasını sağlamak evrim açısından büyük bir adımdır ve sinirlerin evrimini gerektirmiştir. Beynin öncüsü olan yumakta, kasları doğru sırada harekete geçiren bir sinir oluşumu görüyoruz.
Hareket edebilme yetisinin, başlangıçtaki yararı, büyük olasılıkla yayılmaya ve yeni yaşam alanları bulmaya olanak vermesiydi. Ne var ki, hareket yeteneği evrimleştikçe beslenme ve korunma gibi olanaklar da sağladı. Nereye ve ne zaman hareket etmeliyiz sorusunun yanıtını bulmak için doğayı gözlemek gerekecekti. Bu gözlemi yapabilmek için ise güvenilir duyulara gereksinim vardı. Tek hücreli organizmalarda bile ışığa duyarlı hücreler olduğunu görüyoruz. Buna bakarak ışığın, hareketi denetleme rolünün çok erken bir dönemde işlevsellik kazandığı sonucuna varabiliriz.
Sonra göz ortaya çıktı. Tabii ki dokunuşu, ısıyı ve kokuları algılayan başka duyular da vardı. Tüm bunların tek bir görevi vardı: Hareketin denetlenebilmesi için gerekli verileri sağlamak. Uçmak, saldırmak ya da seks yapmak gibi doğru hareketleri yapabilmelerini sağlamak için duygular evrimleşti.
Bitkilerin beyin sahibi olmamalarının nedeni de bu işte. Son derece başarılı canlılar olsalar da çok az hareket ediyorlar, çevrelerini kendi yaşamlarına olanak verecek biçimde değiştirmek için çaba göstermiyorlar. Kas yoksa, beyin de olmaz.