İnsanın en büyük tutkusunun, bazen kendi içine damlayan ince bir zehir olduğunu gördüm.
Sessizce ilerleyen, görünmeyen, alıştıkça vazgeçilemeyen bir zehir…
Belki de bu zehir, insanı hakikatin eşiğine götürmek içindir.
Ama hakikat, her zaman bir nimet değildir.
Bazen göz kamaştıran bir ışık,
rüyayı da, rotayı da, kalbi de yakabilir.
Martin’in ışığı böyleydi.
Önce yolunu aydınlattı; sonra gözlerini aldı.
Bilginin, sadece bir birikim değil, aynı zamanda bir ağırlık olduğunu fark ettim onunla.
Bazen insan, taşıdığı gerçeğin altında ezilir.
Sevginin ve yaşam mücadelesinin ise
öğrenilerek değil, hissedilerek var olduğunu öğrendim.
Bir zamanlar, çabanın her kapıyı açacağına inanıyordum.
Oysa bazı kapılar vardır ki,
ne kadar çabalarsan çabala, açılmaz.
Çünkü bazen kader, çabanın değil; dönüşümün karşılığıdır.
Martin, cehaletle değil; kendi içindeki karanlıkla savaştı.
Burjuvanın maskesini indirmek değil,
kendi yüzünü görmek zorunda kaldı.
Ve bir yerde… kendini aştı.
Fakat aşmak, her zaman özgürleşmek değildir.
Bazen insan, kendi sınırlarını geçtiğinde
hiçbir yere ait olamaz artık.
Ne geldiği yere,