Bizim ani doyumlara değil hayal kurmaya ihtiyacımız var. Hayal kurmak, gündüz düşlerinde gezinmek sağlam bir benlik oluşumuna ve yeni çözümlere imkan tanır. O halde elimiz telefona uzandığı her seferinde soralım: Neden gizleniyorum ben? Hangi endişeden kaçıyorum?.. Kendimle baş başa kalıtımda ortaya çıkabilecek gerçeklerden mi?
Altınlarını cam karşılığı dağıtan Kızılderiliyi hiçbir zaman gülünç bulmadım: Cam, altından çok daha asil. İsrail peygamberlerinden beri lanetlenmiş bir maden, altın. Adı, tarihin bütün cinayetlerine karışmış. Pıhtılaşmış kan, insan kanı. Cam güzel, çünkü kirli bir mazisi yok. Cam güzel, çünkü kalbi var, kırılıverir.
Deli İbrahim, Osmanoğulları’nın en akıllısı. İnci balıklara atılmak için yaratılmış olmasaydı, denizlerde ne işi vardı?
İnsanlar beyni fırlatıyor lağıma. Süleyman’ın sofrası iltifatlarına muntazır, onlar kemik peşindeler. Venüs’e arkaları dönük, köpeklere sırıtıyorlar. Efsane yalan söylüyor: Sirse* insanları domuzlaştırmamış, domuzları insanlaştırmış. Bunları tekrar ahıra sok Sirse!
Nehru, Glimpses of World History'yi Tagor'un şu mısralarıyla tamamlar:
"Düşüncenin her korkudan âzâd olduğu bir ülke
Bir ülke ki insanları dimdik,
Dünya duvarlarla bölünmemiş,
Kelimeler gönlün derinliklerinden fışkırır,
Emek kemâle uzatır kollarını,
Aklın ırmağı alışkanlıkların karanlık çölünde kuruyup gitmemiş,
Ne olurdu Tanrım! Benim yurdum da böyle bir ülke olsa!"