Trenlerin bulunduğu dünya olarak tanımladığım, gerçek dünyanın derinliklerine çekiliyoruz. Hiçbir şey 20. yüzyıl uy- garlığını buharlı trenden daha iyi temsil edemez. Tek seferde yüzlerce insanı alabiliyor, ilerleyişi hızlı; hepsi aynı hızda se yahat ediyor, aynı duraklarda duruyor ve buhara batıp çıkıyor. Bazıları insanların bir trenle "seyahat ettiğini söyler ama ben onların trene hücum ettiğini söylerim; bazıları trenle "gitmek- ten" bahseder ama bence trenle taşınıyorlar. Hiçbir şey birey- sellikten daha küçümseyici olamaz. Bireyi geliştirmek için tüm imkânlarını harcamış olan uygarlık, daha sonra mümkün olan her şekilde onu ezmeye devam ediyor. Mevcut uygarlık herkese kendi küçük toprak parçasını verip ona istediği gibi uyanıp uyuyabileceğini söylüyor, ama sonra etrafina demir korkuluk çekiyor ve o bariyerin daşına bir adım atarsak bizi korkunç sonuçlarla tehdit ediyor. Kendi küçük topraklarında istedikleri gibi davranabilenler, doğal olarak, bunun ötesinde aynı şeyi yapma dürtüsünü de hissederler; bu yüzden bu dünyanın zavallı insanları, günlerini kendilerini çevreleyen çitleri Isırarak ve öfkelendirerek geçiriyor. Bireylere özgürlüklerini veren ve onları vahşi hayvanlara dönüştüren uygarlık, bu talihsizleri parmaklıklar ardına atarak barışı sağlıyor. Bu gerçek barış değil, kaplanın kafesinde yattığı ve izleyenlere şaşkın şaşkın baktığı hayvanat bahçesinin huzuru. O kafesin bir çubu- ğu gevşese kıyamet kopar. Sonra ikinci Fransız Devrimi'mizi yaparız. Gerçekten de devrim, bireyler arasında gece gündüz zaten sürüyor; Avrupalı büyük oyun yazarı Ibsen bize bunun gerçekleşmesi için gerekli koşulların ayrıntılı örneklerini verdi. Şunu söylemeliyim ki, ne zaman hızla ilerleyen, gemideki herkese yük gibi davranan o vahşi trenlerden birini görsem aynı şeyi söylerim: