Gözlerimi yumup derin bir nefes alıyorum. Çaresiz olmadığımı biliyorum. En azından çaresizliğe düşmek için daha çok yolumun olduğunu, önce durumu düzeltmek için çabalamam gerektiğinin farkındayım. Birçok kez düştüğümü, her seferinde ayağa kalkıp sorunun üstesinden geldiğimi hatırlatıyorum kendime. Ama bir türlü ikna olamıyorum. Tüm bunlarla tek başıma uğraşmaktan o kadar yoruldum ki
Sevdiğiniz insanları yitirdiğinizde artık hayatın bir parçası olmadıkları için onlardan bahsetmek kolay olmuyor. Onları güzellikle anmanın sevinci, hasret duygusunun acısıyla birleşip tuhaf ve sancılı bir duygu bırakıyor geriye. Neşeyi de hüznü de aynı anda yaşatan, hangisinin nerede başlayıp nerede bittiğini söyleyemediğim bir duygu bu.
Ne garip, insan ailesini kaybettiğinde çektiği acının asla azalmayacağını, artık hayatına devam etmenin imkânsız olduğunu sanır. Koca bir yara göğsünüze yerleşir ve her solukta acı verir. Bu eksilmeyen, kaybolmayan acı varlığınızın bir parçasına dönüşür ve öyle sıradan bir hale gelir ki normal olanın böyle hissetmek olduğunu düşünürsünüz. Acıya alışmak böyle bir şeydir.
"Bana öyle bakma, İnsanlar sürekli konuşurlar Mısra. Herkes sana akıl verir. Herkes ne yapman gerektiğini söyler. Sanki sen bilmiyormuşsun gibi. Ama ne kadar bilsen de, dinlesen de, inkâr etsen de atlatamadığın şeyler olur.
"Konuşmak iyidir," diye giriyorum söze. "Konuşmadığın her an dertlerin içinde büyür ve bir yerden sonra kaldıramayacağın kadar ağırlaşır. Seni tüketir."
Dünya tozpembe de değil. Sadece âna göre yaşayamazsınız, geleceğinizi düşünmelisiniz. Hayatınız bir anda değişebilir ve siz zor durumda kalabilirsiniz. Yalnız ya da çaresiz hissedebilirsiniz. Böyle anlarda aileleriniz sığınacağınız tek liman olacak.